(ZANKA TV’de Sayın Taha Akyol’un “Dünyayı Bölen Devrim” kitabı üzerine planladığımız yayının bağlantı sorunları sebebiyle yarım kalması üzerine, programda ele alınan konuları tamamlamak amacıyla kaleme alınmıştır. Yazının uzunluğu nedeniyle Rusya örneğinden hareketle Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin hikâyesi II. Bölüm olarak ayrıca yayımlanacaktır.)
Sosyolojinin Belirlediği Zihni Kodlar
Rejimler Değişir, Zihni Kodlar Kalır
Bazı ülkelerin siyasi ve toplumsal hikâyelerini farklı tarihsel kesitlerde incelediğimizde, siyasi rejimler değişse bile otokrasinin sürdürülebilirliğine şahit oluruz. Bu gözlemi olgulara dayalı biçimde açıklamaya çalıştığımızda ise zorunlu olarak sosyal bilimlerin verilerine ve özellikle sosyolojik süreçlerin oluşturduğu zihni kodlara başvurmamız gerekir.
Gerçekten de bazı ülkelerin siyasi tarihine baktığımızda, bire bir aynı olmasa da şaşırtıcı benzerlikler ve süreklilikler görürüz: Rejimler değişir, isimler değişir, ideolojiler değişir; fakat iktidarların yapısı değişmez.
Monarşi gider, devrim gelir.
Devrim gider, seçimli sistem gelir.
Ancak sonuç yine güçlü merkezî iktidar, zayıf kurumlar ve sınırlı bireysel alan olur.
Bu durum tesadüf müdür?
Yoksa sosyolojik bir determinizmin, yani “sosyoloji kaderdir” önermesinin bir işareti midir?
Rusya Örneği: Tarihsel Süreklilik
Rusya bu tartışmanın en çarpıcı örneklerinden biridir.
Çarlık Rusyası mutlak monarşiydi. 1917 Devrimi tarihsel bir kırılma olarak sunuldu; eşitlik, sınıfsız toplum ve kolektif yönetim iddiasıyla ortaya çıktı. Ancak kısa sürede parti-devlet bütünleşmesiyle katı bir merkeziyetçiliğe dönüştü.
1990 sonrası dönemde seçimli başkanlık sistemi kuruldu. Anayasal çerçeve modern devlet normlarına yaklaştırıldı. Fakat bu dönem de güçlü lider merkezli, kuvvetler ayrılığının zayıf olduğu bir yapıya evrildi.
İdeolojiler farklıydı; ancak iktidarın formu benzerdi.
Bu sürekliliği yalnızca liderlerin kişisel tercihlerine ya da uluslararası konjonktüre bağlamak açıklayıcı değildir. Asıl belirleyici olan, toplumun tarihsel birikimle şekillenmiş zihni kodlarıdır.
Zihni Kodlar ve Devlet-Birey İlişkisi
Siyasi kültür yalnızca anayasal metinlerle oluşmaz. Devletin tarihsel rolü, toplumun güvenlik algısı, otoriteye yüklenen anlam ve bireyin konumlandırılması gibi unsurlar yüzyıllar içinde şekillenir.
Rusya örneğinde coğrafyanın genişliği, sürekli dış tehdit algısı ve merkezî güvenlik ihtiyacı güçlü devlet fikrini neredeyse ontolojik bir zorunluluk hâline getirmiştir. Devlet yalnızca idari bir organizasyon değil; düzenin, güvenliğin ve varoluşun garantörü olarak görülmüştür.
Bu algı, bireysel özgürlük taleplerinin çoğu zaman “istikrarsızlık” ile özdeşleştirilmesine yol açmıştır.
Toplumun sorun çözme refleksi de burada belirginleşir:
Kurumsal kapasiteye, hukuki mekanizmalara ve yatay örgütlenmelere dayalı çözümler yerine “güçlü ve kararlı bir lider” beklentisi devreye girer. Çünkü tarihsel hafıza, karmaşık dönemleri güçlü merkezî müdahalelerle aşmaya alışmıştır.
Bu durum yalnızca Rusya’ya özgü değildir. Organik modernleşme süreçlerini yaşamamış; yani burjuvazi, sivil toplum, hukuki rasyonalizasyon ve ekonomik çeşitlenme gibi aşamaları tedrici biçimde içselleştirmemiş toplumlarda benzer eğilimler gözlemlenebilir.
Organik Süreçler ve Kurumsallaşma Meselesi
Sosyolojinin “organik süreçler” kavramı, toplumsal dönüşümün zamana yayılarak ve aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşmesi anlamına gelir.
Avrupa’da modern devletin oluşumu; feodal yapının çözülmesi, ticaret burjuvazisinin yükselişi, Reform ve Aydınlanma düşüncesi gibi uzun soluklu dönüşümlerin sonucudur. Bu süreçler, bireyin devlet karşısındaki konumunu güçlendiren kurumsal yapılar üretmiştir.
Buna karşılık yukarıdan aşağıya, ani ve radikal dönüşümlerle modernleşmeye çalışan toplumlarda kurumlar çoğu zaman “ithal” edilir. Hukuk tercüme edilir, anayasa yazılır, seçim sistemi kurulur; fakat zihni kodlar değişmeden kalır.
Bu durumda kurumlar biçimsel olarak var olurken, fiiliyatta eski alışkanlıklar yeni çerçeveye sızar.
Sonuçta sistem demokratik görünür; ancak işleyiş lider merkezli olur.
Seçimler yapılır; fakat siyasal rekabet eşit koşullarda gerçekleşmez.
Kuvvetler ayrılığı yazılıdır; ancak güç fiilen merkezde toplanır.
Kurtarıcı Lider Arayışı ve Otoriterleşme
Kriz anları toplumların karakterini açığa çıkarır. Ekonomik daralma, güvenlik tehdidi veya siyasal kaos dönemlerinde iki farklı refleks ortaya çıkar:
-
Kurumsal kapasiteyi güçlendirme ve kolektif akla başvurma refleksi
-
Güçlü bir figürde çözüm arama refleksi
Organik kurumsallaşma geleneği zayıf olan toplumlarda ikinci refleks ağır basar. Çünkü kolektif akıl üretme mekanizmaları yeterince gelişmemiştir. Sivil toplum zayıftır, bağımsız kurumlar kırılgandır, hukuki denetim kültürü yerleşmemiştir.
Bu durumda toplum, karmaşık sorunları sadeleştiren bir lider figürüne yönelir.
Bu yönelim başlangıçta istikrar üretir gibi görünse de uzun vadede kurumsal kapasitenin daha da zayıflamasına yol açar. Kurumlar güçlendirilmez; kişiselleştirilir. Böylece her kriz, yeni bir güç yoğunlaşmasını meşrulaştırır.
Sosyoloji Gerçekten Kader midir?
“Sosyoloji kaderdir” ifadesi mutlak bir determinizm anlamına gelmemelidir. Toplumlar değişmez değildir; ancak değişim uzun vadeli ve bilinçli çabalar gerektirir. Zihni kodlar bir gecede dönüşmez.
Siyasi kültürün dönüşebilmesi için:
-
Güçlü ve bağımsız kurumların inşası
-
Ekonomik çeşitlenme ve orta sınıfın güçlenmesi
-
Hukukun üstünlüğünün içselleştirilmesi
-
Eleştirel düşünceyi teşvik eden bir eğitim sistemi
-
Devletin değil, kuralların üstünlüğünü esas alan bir kültür
gereklidir.
Eğer bu unsurlar gelişmezse, rejimlerin isimleri değişse bile yönetim biçiminin özü değişmez.
Sonuç: Rejimler Değil, Zihniyetler Dönüşürse Tarih Değişir
Rusya örneği bize şunu gösteriyor: Tarihsel ve sosyolojik süreklilik, ideolojik değişimlerden daha güçlü olabilir. Çarlık, Sovyet ve seçimli başkanlık dönemleri farklı kavramlarla tanımlansa da devlet-toplum ilişkisinin temel parametreleri büyük ölçüde korunmuştur.
Bu durum herhangi bir toplumu mahkûm eden bir kader değildir. Ancak sosyolojik altyapı değişmeden siyasi üstyapının kalıcı biçimde dönüşmesi de mümkün değildir.
Dolayısıyla asıl mesele rejim değişikliği değil, zihniyet dönüşümüdür.
Şekli kurumların değil, kurumları yaşatan kültürün inşasıdır.
Bu kapsamda belki de en kritik soru şudur:
Toplumlar güçlü liderler mi üretir, yoksa güçlü lider ihtiyacı toplumların eksikliğünden mi doğar?
Sosyoloji kader değildir; ancak kaderin sınırlarını çizen güçlü bir çerçevedir. O çerçeveyi değiştirmek ise uzun soluklu bir medeniyet meselesidir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü