Değişimden çok söz ediyoruz. Ama çoğu zaman değişimin kendisini, organik süreçlerini değil, sonuçlarını konuşuyoruz.
Konumunu kaybeden veya tahkim etmek isteyen siyasetçiler “değişim” söylemine sarılıyor. Fakat bu söylem çoğunlukla sosyolojik dönüşümü anlamaya değil, ortaya çıkan sonuçlara "yeni olmak" adına ve siyaseten temsil etmek iddiasına yönelik oluyor. Böyle olunca da bu algıya göre değişim, toplumsal bir süreç olmaktan çıkıp devlet eliyle yönetilecek bir siyaset mühendisliği projesine dönüşüyor.

Oysa "aydınlanma, sosyal değişim ve sekülerleşme" siyasi ve idari bir kararnameyle başlamaz. Bir siyasi iradeyle de tamamlanamaz. Sosyolojinin organik süreçleriyle ekonomi değişir, kentleşme artar, eğitim yaygınlaşır, birey güçlenir, iletişim hızlanır.
Bu süreçlerin toplamı doğal mekanizmalarla toplumu dönüştürür. Siyaset bu dönüşümü yönetemez. Yönetmeye kalkıştığında toplumsal gerilimler üretmiş olur. Siyaset en fazla değişimin kanuniyetlerine uyum sağlar, süreçlerin önünü tıkamaya çalışmaz.

Bizde sorun tam da burada başlıyor. Değişimi toplumsal bir süreç olarak değil, bir yönetim meselesi olarak görüyoruz. Farklı ideolojilerde olsalar bile siyasi aktörler, hatta aydınlarımız bile aynı devletçi refleksi gösteriyorlar. Toplumun kendiliğinden değişeceğine inanmıyorlar. Değişimi yukarıdan aşağıya tasarlamak istiyorlar.
Bu yaklaşım sosyal değişim veya sekülerleşmenin doğasıyla çelişiyor. Çünkü sekülerleşme merkezileşme değil, çoğullaşma üretir.

Propaganda
Propaganda
İçeriği Görüntüle

Türk siyasal kültüründe pragmatizm güçlüdür. Kuramsal çerçeve kurmak yerine pragmatik çözümler üretiriz. Krizleri ilkeler, kurumsal sürdürülebilirlik ile değil, konjonktürel çözümlerle aşmaya çalışırız. Bu nedenle “değişim” olgusunu çoğu zaman ilkesel kavrayışla değil, dönemsel bir söylemle dile getiririz. Bu sebeple güç dengesi değişince, mecburiyet hasıl olunca reform gündeme gelir. Sosyal ve siyasal statüler sarsılınca yenilik konuşulur. Ama değişimi kavrama noktasında zihniyet hep aynı kalır.

Sosyal değişime uyum sağlamak başka bir şeydir. Toplumu yeniden tasarlamak başka bir şeydir. Devletin görevi toplumu biçimlendirmek değildir. Çoğullaşmayı güvence altına almaktır. Hakem olmak, yön verici olmaktan daha sağlıklıdır. Kuramsal ve kurumsal çerçeve bu anlayışla güçlenir.

Oysa ki siyasi elitler ve aydınlar için meselenin daha net olması gerekir. Değişimi savunmak yetmez, değişimin tarihi ve sosyolojik doğasını anlamak gerekir. Sekülerleşme bir ideolojik zafer değildir. Toplumsal çeşitliliğin artmasıdır. Bu çeşitlilik karşısında yapılması gereken, ideolojik takıntılarımızla yeni bir toplum tasarlamak değil, birlikte yaşama kurallarını yeni değer, ilke ve normlarla güçlendirmektir.

Türkiye’nin sosyal değişime uyum sorunu zihinsel bir alışkanlıktır. Toplumu devletle şekillendirme refleksimiz hala sürüyor. Bu refleks değişmeden söylem de değişmiyor. Gerçek uyum ise farklıdır; değişimi yönlendirme arzusu ve yeni gerilimler üretmek sevdasından vazgeçmek gerekir. Toplumun kendi doğal ritmini kabul etmek gerekir.

Bugün ihtiyacımız olan yeni sloganlar değildir. Kuramsal açıklık ve entelektüel cesaret göstermektir. Değişimi temsil etmek isteyenler için asıl sınav budur. Toplumu yeniden kurmak değil, toplumun zamanın ruhuna uygun bir biçimde kendini dönüştürmesine alan açmaktır.

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü