Gülistan Doku Dosyası Üzerinden, Adalet Duygusunu Da Araçsallaştırmak!
Gülistan Doku Dosyası Üzerinden, Adalet Duygusunu Da Araçsallaştırmak!
İçeriği Görüntüle

ÖZBEKİSTAN GEZİ NOTLARI

Özbekistan gezimiz devam ediyor. Dün Hive’de Harzemşah Sarayı’nı gezdik. Bugün Buhara’ya gidiyoruz. Oğuz Kağan Mahallesi’nden ve Ceyhun Nehri’nin üzerinden geçtik. Ceyhun Nehri ve bu bölge çok önemli; çünkü bu bölgenin ilerisinde 1040’ta Dandanakan Savaşı yapıldı. Ünlü Türk hükümdarı Alparslan ile Harzemşahlar Devleti’nin kurucusu ve onların atası sayılan Anuş Tekin bu bölgede doğdu.

Özbekistan ziyaretimiz esnasında Buhara’ya geldik ve "altın silsile"nin en önemli halkalarından Hâce Muhammed b. Muhammed el-Buhârî Bahâeddin Nakşibend (k.s.) Hazretleri’nin kabrini ziyaret etmek nasip oldu. 3 Rebîülevvel 791 (2 Mart 1389) tarihinde Buhara’da vefat eden bu büyük mürşit ve mutasavvıf Bahâeddin Nakşibend adına, Buhara’da kabri ve bir de cami bulunmaktadır. Nakşibend unvanının, devamlı yapılan hafî (gizli) zikrin kalpte bıraktığı "nakş"a (ize) bir işaret olduğu yorumu genel kabul görmüştür (Abdülmecîd el-Hânî, s. 9).

Mezar taşında Arapça şöyle yazıyor:

"O (Allah), vefat etmeyecek tek diridir. Bu kabir; sünneti ihya eden, bidatı mahveden, hakaikin (hakikatlerin) kâşifi, dekaikin muzhiri, halk üzerinde Hakk’ın hücceti Muhammed Bahâeddin Nakşibend (k.s.) Hazretleri’nin kabridir. Muharrem ayında 718’de bu mübarek karyede (köyde) doğdu; tarikat ilmini Baba es-Semâsî ve Emir Külâl (k.s.) hazretlerinden öğrenmiştir. Hicrî Rebîülevvel ayının 3. gecesi 791 tarihinde vefat etmiştir. Allah Teâlâ, onun füyuz ve berekâtından istifade etmeyi bizlere nasip eylesin. Âmin."


Buhara’dan Semerkant’a doğru giderken altın silsilenin en önemli halkalarından Abdülhâlik Gucdüvânî (k.s.) Hazretleri’ni ziyaret ettik. Yaygın kaynaklarda ve biyografik çalışmalarda doğum tarihi 1103 (hicrî 497-498) yılı olarak belirtilmektedir; vefat tarihi ise 1220 (hicrî 617)’dir. Nakşibendi tarikatının temel prensiplerini belirleyen, Hâcegân silsilesinin önemli mutasavvıflarından biri olan Gucdüvânî’nin asıl önemi; Hâcegân silsilesini kurmanın da ötesinde, ruhaniyet âleminde Hâce Bahâeddin Nakşibend’e zikr-i hafîyi (gizli zikri) telkin etmiş olmasıdır.


Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) Hazretleri’ni de ziyaret ettik. İran’ın Horasan eyaletinde bulunan Bistâm kasabasında 777’de (hicrî 161’de) doğan, 848 (hicrî 234) tarihinde vefat eden ve tasavvuf tarihine "Sultânü’l-ârifîn" (Ariflerin Sultanı) olarak geçen İranlı mutasavvıf Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) Hazretleri’ni ziyaret ettik. Ziyaretimiz denk geldi; adına yapılan camide cemaatle namaz kıldık, imam ve camideki cemaatle sohbet ettik. Türbesi Bistâm’da, tarihî binaların toplu olarak bulunduğu yerin ortasında, süs ve ihtişamdan uzak bir hâldedir. Hatay-Kırıkhan’da da bir türbesi bulunmaktadır.


Semerkant’ta İmam Buhârî Hazretleri’ni ziyaret ettik. Kur’an-ı Kerim’den sonra en güvenilir kitap kabul edilen el-Câmiu’s-sahîh adlı eseriyle tanınmış büyük muhaddis İmam Buhârî; halk arasında Sahîh-i Buhârî diye şöhret bulan bu eseri, 600.000 kadar hadis arasından seçerek on altı yılda meydana getirdiğini, her bir hadisi (veya babı) yazmadan önce mutlaka boy abdesti alarak iki rekât namaz kıldığını söylemiştir. Eserini Buhara’da yazmaya başlamış; çalışmasına Mekke, Medine ve Basra’da devam etmiştir.

Yeryüzünde hiçbir esere gösterilmeyen bir ihtimama mazhar olan ve İslam dünyasında üzerine yüzlerce inceleme ve şerh kaleme alınmış bulunan el-Câmiu’s-sahîh; İstanbul, Mısır, Hindistan ve Avrupa’da birçok defa basılmıştır. Bu çok önemli muhaddisin ismine yakışır bir cami ve türbe yapılmış olup caminin alt katı bir ay önce açılmıştır. Akşam namazını bu muhteşem camide kılmak nasip oldu. Camisi gibi avlusu da muhteşemdi ve çok kalabalıktı; adeta Kâbe-i Muazzama ve Mescid-i Nebevî’yi hatırladık. Her şey çok güzel. Bu güzel ve tarihî mekânları, bu büyük âlimleri ve Allah (c.c.) dostlarını ziyaret etmeyi nasip eden Rabb’imize hamd ve şükürler olsun.

Türkistan İzlenimleri,Ilyas Tekin 2

SEMERKANT GEZİ NOTLARI: İLİM VE MANEVİYAT İZİNDE

Matematikçi, astronomi âlimi, edip ve şair Uluğ Bey’i ve rasathaneyi ziyaret ettik. Uluğ Bey, 796 (22 Mart 1394)’da Azerbaycan’ın Sultaniye şehrinde doğdu. Babası Timur’un küçük oğlu Şahruh, annesi Gevher Şad’dır. "Uluğ Bey" unvanı, Timurlulardaki "emîr-i kebîr"in Türkçe karşılığıdır. 1394-1405 yılları arasında sarayda geleneksel dinî ilimler; ardından mantık, matematik ve astronomi tahsili gördü. 1404’te Timur tarafından Muhammed Sultan’ın kızı Öge Begüm (Biki) ile evlendirildi.

Babası Uluğ Bey’e 1409 yılında Semerkant merkezli Mâverâünnehir bölgesinin yönetimini verdi. Henüz on altı yaşında iken devleti yönetme sorumluluğunu üstlenen Uluğ Bey, kuzeybatıda Ceyhun Irmağı’ndan Soğanak’a ve kuzeydoğuda Asparay şehrine kadar otuz sekiz yıl bu geniş coğrafyanın emîri olarak yönetimini sürdürdü. Ancak vaktinin çoğunu bilimsel faaliyetlere adadığı için devlet işlerini babasına bağlı şekilde ve onun yardımıyla yürütüyordu.

Uluğ Bey; matematikçi, astronom, edip ve şair olmasının yanı sıra Kur’an-ı Kerim’i yedi kıraat üzere okuyacak kadar kıraat ilmine vâkıftı. Döneminin her alanda başarılı din, ilim, sanat ve edebiyat âlimlerini davet ederek onlara bol ihsanlarda bulunmuş, kendisi de onlardan çok istifade etmiştir.

Matematik ve astronomi alanındaki üstün başarılarının yanında Uluğ Bey’in mimaride bıraktığı eşsiz eserlerin bir kısmı zamanımıza ulaşmıştır. 1417-1420 yılları arasında biri Buhara’da, diğeri Semerkant’ta iki medrese yaptırmış ve geniş vakıflarla bunları desteklemiştir. Ayrıca Semerkant’ın Registan’ında bugüne kadar gelmeyen bir hankah, bir hamam ve geniş bahçeler içinde iki saray inşa ettirmiştir.

Semerkant Medresesi’ndeki ilmî faaliyetler sırasında, çağının en meşhur ilim adamlarının ders okuttuğu bu medresede riyazî (matematiksel) ilimlere ayrı bir değer verilmekteydi. Uluğ Bey’in de bu derslere iştirak ettiği ve zaman zaman ders verdiği bilinmektedir. Uluğ Bey döneminde faaliyetlerini sürdüren bu medrese, onun ölümünden sonra giderek önemini yitirmiştir.

Uluğ Bey, kullandığı Zîc-i İlhanî’de gördüğü bazı ölçüm hatalarını ve eksiklikleri gidermek için hem İslam dünyasında hem Avrupa’da alanında kaynak eser kabul edilen Zîc-i Uluğ Bey’i meydana getirmiştir. Ayrıca onun geometri alanında ve özellikle üçgenler konusunda araştırmalar yaparak tanjant ve sinüs cetvelleri oluşturduğu bilinmektedir. Rasathanede devrin ünlü astronomları Ali Kuşçu, Bursalı Kadızade Rumi ve Gıyaseddin Cemşid ile birlikte çalıştılar. Devletşah, Uluğ Bey’in ölüm tarihini 8 Ramazan 853 (25 Ekim 1449) şeklinde gösteriyorsa da (Tezkire, s. 433) mezar taşında 10 Ramazan yazılıdır.


İmam-ı Mâtürîdî Hazretleri

İmam-ı Mâtürîdî Hazretleri’ni ziyaret ettik. 248 (863) yılında Semerkant'ın Mâtürîd köyünde doğmuş, 333 (944) yılında yine Semerkant'ta vefat etmiştir. Kelam, tefsir ve fıkıh âlimidir. Hanefî mezhebine bağlı olanların itikad imamı sayılır. Mâtürîdî'ye göre akıl; yaratıcıyı bulmak ve bilmek için kullanılmalıdır. İbadetlerin nasıl yapılacağı ise akıl ile değil, peygamberler vasıtasıyla (şeriat ile) öğrenilir.

Öne Çıkan Eserleri: Kelam ilmindeki görüşlerini anlattığı Kitâbü't-Tevhîd ve tefsir alanındaki eseri Te'vîlâtü'l-Kur'ân en önemli eserleri arasındadır. Onun düşünceleri çevresinde şekillenen Maturidilik; İslam inanç tarihinde akıl-nakil dengesini gözetmesiyle tanınan ana akım Ehl-i Sünnet temsilcisidir.

Gerek dil ve üslup özellikleri gerekse yaşadığı Semerkant ve çevresinin Türklerin çoğunlukta bulunduğu bir bölge olması göz önüne alındığında Mâtürîdî’nin Türk asıllı olduğu bilinmektedir. Mâtürîdî, Hanefî mezhebinin dördüncü, hatta üçüncü kuşak âlimlerindendir. Büyük müfessirler Fahreddin er-Râzî ve Kurtubî, tefsirlerinde Mâtürîdî’nin görüşlerine yer verirler; Kurtubî onu "eş-şeyh el-imâm" diye anar.

Tasavvufla İlgisi: Kaynaklarda Mâtürîdî’nin tasavvufî yönüyle ilgili bazı kayıtlara rastlanmaktadır. Hakkında tıpkı bir tasavvuf büyüğü gibi menkıbeler aktarılmakta; Semerkant’ta Deşt Ribâtı’nda Hızır (a.s.) ile görüşüp onun duasını aldığı, kerametleri bulunduğu belirtilmekte ve yaptığı duanın kabul edildiğine dair bir hadise de nakledilmektedir. Nesefî’nin Mâtürîdî hakkında tasavvuf terminolojisiyle kullandığı "kudvetü’l-ferîkayn" (iki grubun lideri) tabiri ise zahir ve batın ilimlerinde lider konumunda olduğunu çağrıştıran bir ifadedir. Takvaya ulaşmanın yollarıyla ilgili olarak yaptığı açıklamalar da önemli ölçüde tasavvufî bir karakter taşır. Ancak Kitâbü’t-Tevhîd’de keşif ve ilhamın bilgi kaynakları arasında yer alamayacağını açıkça ifade eden Mâtürîdî, dünya nimetlerinden istifade edilmesini yadırgayanlara, bunların insanların faydalanması için yaratıldığını söyleyerek karşı çıkardı.


Kusem bin Abbas (r.a.) ve Şah-ı Zinde

Kusem bin Abbas (Arapça: قثم بن العباس) Hazretleri’nin kabrini ziyaret ettik. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.s.) amcası Hz. Abbas'ın (r.a.) oğludur. Peygamber Efendimiz'e fiziksel olarak çok benzediği rivayet edilir. Yaklaşık h. 3 (m. 624) yılında doğduğu tahmin edilmektedir. Hz. Ali (r.a.) döneminde Mekke valiliği yapmıştır. Kaynaklara göre 57 (677) yılında Semerkant'da şehit edilmiştir.

Semerkant seferine katılarak İslam'ı Orta Asya'ya (Mâverâünnehir’e) getiren ve yayan kişilerden biri olarak kabul edilir. Fazilet ve takva sahibi Kusem (r.a.), Peygamberimizin cenazesi yıkanırken orada hazır bulunmuş, mübarek naaşı sağa sola çevirmiş, Resûlullah’ı kabrine yerleştirmiş ve kabirden en son o çıkmıştı. Bu sebeple Resûl-i Ekrem’e en son dokunan kişi olarak tanınır. Hz. Hüseyin’in (r.a.) sütkardeşiydi.

Şah-ı Zinde (Yaşayan Şah): Semerkant'ta bulunan ünlü Şah-ı Zinde Külliyesi'nin, Kusem bin Abbas'ın (r.a.) mezarı olduğuna inanılmaktadır. Efsanelere göre burada namaz kılarken şehit edilmiş ve başını alıp bir kuyuya (cennet bahçesi) girerek "yaşamaya" devam etmiştir; bu yüzden ona "Yaşayan Şah" denir.

Türbesi ahşap kapının arkasındadır. Kusem bin Abbas kompleksinde bir cami, bir türbe ve bir dua odası bulunmaktadır. Çevresinde medrese vardır. Zaten her yerde tarihî medreseler var. Geçmişte medreselerde öğretilen hem dinî hem de dünyevî (pozitif) ilimler, bu bölgenin medeniyette zirveye ulaşmasının temel sebebidir. Şah-ı Zinde'ye, 18. yüzyıldan kalma merdivenle ulaşılmaktadır. Tamamı eski Semerkant'ın tepesinde inşa edilmiş cami ve türbelerden oluşmaktadır. İlk olarak 11. yüzyılda inşa edilen bu alan, 14. yüzyılda şehrin ana kutsal mekânı hâline geldiği için yeniden geliştirilmiştir.

*

DÜNYA ŞEHRİ SEMERKANT

Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan Semerkant, Orta Asya bölgesinin merkezindedir. Zeravşan Nehri vahasında yer alır. Büyük İskender, Cengiz Han ve Emir Timur gibi üç büyük generalin sahip olmak için savaştığı dünyadaki tek büyük şehirdir. Tarihî eserleriyle Semerkant, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer almaktadır.

Registan Meydanı

Ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın "Görmeden ölmeyin." dediği Registan Meydanı, Orta Asya Türk mimarisinin nadir örneklerinden biridir. 15. asırda Emir Timur’un torunu Uluğ Bey tarafından kurulan; üzeri karolarla bezenmiş kapılara sahip üç ayrı medresenin bir arada bulunduğu, Semerkant’ın merkezindeki bir meydandır. "Kum ülkesi" anlamına gelen Registan Meydanı üç medreseden ibarettir:

  • Uluğ Bey Medresesi (15. yüzyıl): Uluğ Bey tarafından 1417-1420 yılları arasında inşa ettirilmiştir. Bu medresenin ortasında muhteşem bir cami vardır; mihrabı, hutbe ve kubbesi sanat abidesi olarak çok güzel süslenmiştir.
  • Şîrdâr Medresesi (17. yüzyıl): Uluğ Bey Medresesi’nin tam karşısında yer alır ve 1619-1635/36 yıllarında inşa edilmiştir.
  • Tilla-Kârî Medresesi (17. yüzyıl): Uluğ Bey Medresesi ile Şîrdâr Medresesi arasında yer alan bu yapı, 1647-1659 yılları arasında inşa edilmiştir.

Emir Timur’u Ziyaret

Semerkant’ta Emir Timur’u ziyaret ettik. Timur (8 Nisan 1336 - 18 Şubat 1405), Timur İmparatorluğu’nun kurucusu olan Türk asker ve komutandır. Çağatay ulusunu oluşturan boylardan Barlasların önderi olan Taragay ile Tekina Hatun'un çocuğu olarak 1336'da Semerkant yakınlarındaki Şehrisebz (Yeşil Şehir)’e bağlı Hoca Ilgar köyünde dünyaya gelen Timur, 1370'te Çağatay Hanlığı’nın batısını denetim altına alan askerî bir liderdir.

1370'ten itibaren düzenlediği seferlerle günümüzdeki Orta Asya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Kafkasya, Orta Doğu ve Anadolu’nun büyük bir bölümünü ele geçirdi. Bağdat kapılarına dayandı. Bu sırada Anadolu’da ve Suriye kesiminde Memlükler dışında kendisine ciddi rakip olabilecek bir güç yoktu. Osmanlılar, Anadolu’da henüz tam anlamıyla hâkim durumda değildi. Sivas-Kayseri bölgesinde Kadı Burhâneddin; Osmanlılarla savaş hâlini sürdüren Karamanoğulları; Doğu Anadolu’da Erzincan Emirliği ve Karakoyunlular; Maraş dolaylarında Dulkadıroğulları ve kuruluş aşamasındaki Akkoyunlular bulunuyordu. Hâkimiyetleri Malatya’ya kadar uzanan Memlükler, Anadolu’daki siyasî gelişmelerde söz sahibi durumundaydı fakat iç mücadeleler bu devleti de yıpratmıştı.

1393 yılı ağustos ayında Timur’un Bağdat’a inmesi karşısında Osmanlı, Memlük, Altın Orda ve Kadı Burhâneddin devletlerinde bazı tedbirler alınırken Anadolu beyliklerinde sevinç havası esmeye başlamıştı. Bağdat’ı ele geçirdikten sonra (29 Ağustos 1393) kuzeye doğru hareket ederek Tikrît’e ulaşan Timur; Erzincan emîri, Karamanoğlu, Dulkadıroğlu, Karakoyunlu ve Akkoyunlu beyleriyle Kadı Burhâneddin’e haber gönderip itaat etmelerini istedi ve Memlük sultanına da bir elçilik heyeti yolladı. Ancak gelecek cevapları beklemeden kuzeye yöneldi; Musul, Mardin ve Diyarbekir’i aldı, Van Gölü kuzeyindeki Aladağ’a ulaştı.

Timur, emanla teslim aldığı Sivas’ı zapt ettikten sonra önce güneye, Memlükler’e yöneldi. Suriye’de Halep, Hama, Humus ve Dımaşk gibi şehirleri aldı. Memlükler’e ağır bir darbe indirdi, ardından tekrar Tebriz’e döndü. 10 Mayıs 1402’de hareket eden Timur; Kemah, Sivas, Kayseri, Kırşehir üzerinden gelip Ankara’yı kuşattı. Savaş, doğuda Çubuk Çayı Vadisi'nde cereyan etti. Osmanlı ordusunun 70.000 kişi, Timur ordusunun ise bundan daha fazla olduğu bildirilmekteyse de Timur’un ordusunun daha kalabalık oluşu dışında bu rakamlar kesin değildir. Savaşın günü için 28 Temmuz 1402 Cuma tarihi genelde kabul görmüştür.

Timur, Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusunu mağlup etti. Yeni ele geçirilmiş Anadolu beyliklerinin askerleri, Timur’un yanındaki beylerinin tarafına geçmişti. Yalnız kalan Bayezid esir düşmüştü. Bu durum Osmanlı Devleti’nde büyük bir krize yol açacak ve Fetret Devri başlayacaktı. Timur, savaşın ardından başta Bursa olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerine asker sevk etti; kendisi Kütahya, Denizli, Aydın, Ayasuluk, Tire yoluyla İzmir’e gitti. 14. yüzyılın ortalarından beri Türklerin elinden çıkmış bulunan İzmir’i ve etrafındaki bazı kaleleri aldı, şehri Aydınoğulları’na bıraktı. Buradan Rumeli’ye geçmek niyetinde olduğu anlaşılmaktaydı ancak bundan vazgeçip tekrar doğuya döndü. Denizli’den Akşehir’e yöneldiği sırada Yıldırım Bayezid’in öldüğü haberini aldı. Delhi’den Moskova’ya, Çin’den İzmir’e kadar uzanan seferler düzenleyen Timur'un ölümü, oğulları ve torunları arasında şiddetli taht mücadelelerine yol açmış; sonunda küçük oğlu Şahruh hâkimiyeti ele geçirmiştir.


Timur ve Tasavvuf Ehli Olması

Timur İmparatorluğu’nun kurucusu Emir Timur, Özbekistan’ın genel durumuna uygun olarak tasavvuf ehli idi:

1. Hocasına Hürmeti: Bütün büyük zaferlerine rağmen hocasına ve üstadına karşı son derece saygılı olması ve vefat edince naaşının; üstadının ayaklarının dibinde ve 4 metre aşağıda olmasını vasiyet etmesi çok manidardır. Hükümdarın mezarı, üstadı Seyyid Bereke’nin ayaklarının dibinde, siyah tabutun altındadır. Özbek millî şairi Erkin Vahidov, bu hususu şu şiiriyle dile getirir:

"Sohıbqıron yatar ustoz payında, Camıynı pır bıldı Navoi Hazret. Üstad uluğdur denılmış kaıde, Ezelden bıtılmış Âli Hikmet."

Türkçesi: "Sahibkıran (Cihan Fatihi) bile hocasının ayakucunda durur; Hazret-i Nevâî, Cami'yi (hocasını) pir (rehber) bildi. 'Üstad ulu/büyüktür' kaidesi, ezelden beri yazılmış olan yüce bir bilgeliktir."

Bu dizeler; Türk edebiyatının iki dev ismi olan Mevlânâ Câmî ve Ali Şîr Nevâî arasındaki hoca-talebe ilişkisini ve bilgeliğin (hikmetin) kıymetini anlatan, oldukça derin ve saygı dolu bir ifadedir.

Metindeki Önemli Kavramlar:

  • Sohıbqıron (Sahibkıran): Kelime anlamıyla "yıldızların uğurlu bir anında doğan" demektir. Tarihte genellikle Emir Timur için kullanılır.
  • Payında: Ayağının dibinde demektir. Nitekim mezarı, üstadının ayaklarının aşağısında ve dibindedir. Aynı zamanda hizmetinde veya izinde anlamlarına da gelir.
  • Camiyini Pir Bildi Navoi Hazret: Büyük şair Ali Şîr Nevâî, hocası Mevlânâ Câmî'yi kendisine manevi rehber (pir) seçmiştir.
  • Âli Hikmet: Yüce bilgi, ilahî sır veya değişmez doğru demektir.

2. Nakşibendilik Felsefesi: Bir gün Emir Timur, üstadını ziyaret ederek yaptığı eğitim hizmetleri karşılığında devletten maaş bağlamayı teklif etmiş; üstadı ise ona şu tasavvufî deyimle cevap vermiştir: "Dest be kâr, dil be yâr." Türkçesi: "El işte, gönül yârda." Yani el işinde, gönül sevgilide (Allah'ta). Bu, Nakşibendilik felsefesinin temelidir. Üstadı, "El işte çalışır fakat her şey Allah’ın rızasını kazanmak için yapılır." diyerek devletten maaş almayı kabul etmemiştir. Her ikisi de bu samimiyetin mükâfatını dünyada almışlardır, ahiretteki ise ayrıdır.

*

TÜRKİSTAN GEZİ NOTLARI: ARSLAN BABA VE HOCA AHMED YESEVÎ

Türkistan’da Arslan Baba’yı (r.a.) ziyaret ettik. Arslan Baba (r.a.) ashabın büyüklerinden olup 400 veya 700 yıl yaşadığı ifade edilmektedir. İki ayrı rivayete göre; sahabiler bir gaza sırasında veya Arslan Baba’nın (r.a.) evindeki bir toplantıda acıkırlar. Bu arada Hz. Peygamber’in duasıyla Cibrîl (a.s.), cennetten bir tabak hurma getirir. Hurmalardan biri yere düşünce Cibrîl (a.s.), o hurmanın ileride doğacak olan Ahmed Yesevî’nin kısmeti olduğunu söyler. O zaman Hz. Peygamber ashabına, “Bu hurmayı Yesevî’ye kim ulaştıracak?” diye sorar. Göreve Arslan Baba talip olur ve Hz. Peygamber hurmayı onun ağzına koyar.

Arslan Baba çok zaman sonra Türkistan’ın Sayram şehrinde, henüz yetim kalan yedi yaşındaki Ahmed Yesevî’yi bulup emaneti ona teslim eder. Bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber’in verdiği bir hırkayı da ona giydirir. Ayrıca Yesevî’ye “binbir zikir” telkin eder ve biraz sonra öleceğini bildirerek cenaze namazını kıldırmasını emreder. Huriler, Yesevî’ye yardımcı olmak için gelip Arslan Baba’ya (r.a.) ipekten kefen biçerler ve onu cennete götürürler. Ahmed Yesevî (k.s.) de Arslan Baba’nın son işaretine uyarak Buhara’ya gidip "altın silsile"den Yusuf el-Hemedânî’nin (k.s.) yanında sülukuna (manevi eğitimine) devam eder.

Ahmed Yesevî (k.s.), Divan-ı Hikmet adlı eserinde Arslan Baba’dan (r.a.) bahseder. Yedi yaşında Arslan Baba (r.a.) ile görüştüğünü, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’den emanet olarak İslam ve tasavvuf ilimlerini ondan öğrendiğini anlatır. Bütün kaynaklarda Ahmed Yesevî'nin (k.s.) halifesi Mansur Ata'nın, Arslan Baba'nın (k.s.) oğlu olduğu bilgisi verilmektedir.

Arslan Baba’nın gerçek kimliği hakkında Z. Zhandarbek’in "Aristanbab" (Arslan Baba) makalesine göre, gerçek ismi Ebû Cafer Muhammed ibn Nastur er-Rûmî (r.a.) olarak geçmektedir. Kaynaklara göre Peygamberimizin bu isimli bir sahasinin İsfidcab (günümüzde Sayram) adlı şehirde yaşadığına dair bilgiler bulunmaktadır.


Hoca Ahmed Yesevî Türbesi’nin İnşası

Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri’nin türbesini ve camisini ziyaret ettik. Divan-ı Hikmet’te Arslan Baba ile ilgili şiir şöyledir:

"Yedi yaşta Arslan Baba Türkistan'a geldiler, Başımı koyup ağladım, hâlimi görüp güldüler, Binbir zikrini öğretip merhamet eylediler, Ağzını aç ey çocuk, emanetini vereyim, Özünü yutmadım, aç ağzına koyayım, Hak Resulün buyruğunu ümmet olsam, işleyeyim, Arslan Baba'm sözlerini işitiniz teberrük."

Türbenin Yapılış Hikâyesi: Emir Timur, vefatından sonra da kerametleri devam eden Hoca Ahmed Yesevî (k.s.) hazretlerini rüyasında görür. Yesevî, ona Buhara’nın fethini müjdeler. Fetihten sonra Timur, Yesi (Türkistan) şehrine gider ve 1396 yılında kabrin üzerine muhteşem bir türbe yapılmasını emreder. Ancak inşaat sırasında duvarların sürekli yıkıldığı görülür. Timur rüyasında tekrar Yesevî’yi gördüğünde; Yesevî, “Önce hocam Arslan Baba’ya, sonra bana türbe yaptır.” der. Bunun üzerine önce Otrar’da bulunan Arslan Baba Türbesi, ardından Ahmed Yesevî Türbesi inşa edilir.

Mimari ve Manevi Özellikler:

  • Mimari: Yapı; Şiraz ve İsfahan tarzında, çivi kullanılmadan inşa edilmiştir. İçerisinde "Kazandık" denilen büyük bir kazan ve 35 oda bulunmaktadır.
  • UNESCO: Günümüzde UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ndedir.
  • Kitabeler: Yazı kuşağında En'am suresinin 59-63. ayet-i kerimeleri ile hadis-i şerifler yer almaktadır.
  • Vakfiye: Timur, türbe çevresindeki geniş araziyi ve sulama kanallarının gelirlerini vakfiye olarak türbeye bağlamıştır.

Kerametli Büyük Kazan

Türbenin ortasında bulunan büyük bakır kazan (Taykazan), ziyaretçilerin büyük ilgisini çekmektedir. Rivayete göre bu kazanda pişen yemek, az bir miktarla çok sayıda müridi doyurur ancak hiç eksilmezmiş.

Rusya döneminde (1934 veya 1945 yıllarında) bu kazan müze için Rusya’ya götürülmüştür. Kaynaklarda yer alan anlatıya göre; kazan Rusya’dayken sürekli hareket etmiş ve yerinde durmamıştır. Bir din âliminin tavsiyesi üzerine kazan şehrin etrafında üç kez dolaştırılmış ve asıl yeri olan Türkistan’a geri gönderilmiştir. Kazanın yerine konulmasından üç gün sonra savaşın bittiği ve Almanların yenildiği rivayet edilir. (Prof. Dr. Hüseyin Türk, Hars Akademi, 5(2), s. 319).

Bu muazzam eserler; Türk devlet adamı Emir Timur’un ilme, âlime ve tasavvuf büyüklerine olan derin saygısının en somut nişanesidir. Allah (c.c.) bu ziyaretlerden ibret almayı nasip eylesin. Âmin.