Mülteciler "muhacir", biz "ensar" gösteriliyoruz. Bu bir mesaj...

Dinî literatür, insanlarımızı düşündürüyor. "Günah" ve "sevap" kavramları akılda yer ediyor. Sanki herkes Suriye'den ve başka ülkelerden kaçıp gelenler, Müslüman oldukları, dinlerini yaşadıkları ve yaydıkları için eziyet görmüşler, ister istemez iyilik sever, Müslüman bir ülkeye sığınmışlar... Yok öyle bir şey... Çokluğun Müslüman oldukları doğru. Üstelik bütün ilk ve orta mektepleri Kur'ân kursu, bütün üniversiteleri medrese yapmak isteyen bir zihniyet iktidarda.

Mülteciler niçin göçtüler ve hangi şartlarda göçtüler? Yol yakınlığından, Avrupa'ya geçiş için ara durak görüldüğünden olmasın?! Göçenlerin çoğunun gönlünde gelişmiş Hristiyan ülkelere gitmek yatıyor.

Hicret, muhacirlik ve ensar üzerinde durduk. Zulüm gördükleri için Medine'ye göçen muhacirler sonra ne oldu, düşündük mü?

Müslümanlık kabileciliği ortadan kaldırmamış, üstünü örtmüştür. Mekke'den Medine'ye göç edenler, Cahiliye'de birbirlerine düşman olan ve kan davası güden Evs ve Hazrec kabileleri mensuplarıydı.

Âyet-i kerîme çok açık:

"İman edip de Allah yolunda hicret ve cihat edenler, (Muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle beraber cihat edenler de sizdendir..."(Enfâl 8/74-75)

 Bu âyet-i kerîme ile "Muhacir-ensar" ısrarını örtüştürebilir miyiz!

Muhacir kavramı, Mekke fethine kadar Mekkeli Müslümanlar açısından dine bağlılığı ifade eden bir kavramdı.

Mekke'nin fethine kadar imkân bulan Müslümanların hicret etmesi, Hz. Peygamber'le onu reddeden Kureyş arasında tercih yapmak anlamına gelmektedir.

Sonra ise tersi ortaya çıkıyor. Buyurun okuyalım:

"Hz. Peygamber'den sonra iktidara gelen dört halife Kureyş'in farklı boylarına mensuptu. Bunların siyasî birliği sağlamaları ve güçlerini koruyabilmeleri için Kureyşîlik kimliğini öne çıkarmaları gerekiyordu. (...)

O hâlde Hz. Peygamber'in vefatından başlayarak, ama daha çok Emevîler döneminden itibaren Muhacirlik yerine Kureyşîliğe vurgu yapılması, Mekkeliler açısından Muhacir nitelemesinin ayrıştırıcı ve siyasî gücü zayıflatıcı bir anlam kazanmaya başlamasıyla ilişkilidir. (...)

Kureyşliler, daha Resûlullah'ın (s) hayatında, Mekke'nin fethinden sonra istikbalin İslâm'da olduğunu anladıkları için siyasî güçlerini İslâm kimliği altında sürdürmüşlerdir... Siyasî koşulların, birçok alanda olduğu gibi İslâm tarihi boyunca sosyal sınıflandırma ve kimlik tanımlamada da belirleyici olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim kaynaklarımızı incelediğimizde el-Ensârî nisbesi çok kullanıldığı hâlde el-Muhacirî nisbesinin pek kullanılmadığını görürüz.

Hz. Peygamber döneminde birleştirici olan Ensâr ve Muhacir kavramları siyasî gelişmelere göre şekillenmiştir. Kureyşli yönetici elitin yönlendirmesinin etkisiyle de Muhacir kavramı, Kureyş'in gücünü bölen ve onları ayrıştıran bir özelliğe sahip olması sebebiyle nisbe olarak tercih edilmemiştir.

Allah Resûlü'nün vefatından sonra Ensâr nitelemesi, Medineli Müslümanlar için, Kureyş nitelemesi ise Mekkeli Müslümanlar için bütünleştirici bir özelliğe sahip olmuştur." (Adnan Demircan. "Siyasetin Kültürel ve Sosyal Hayattaki Yansımaları Bağlamında 'Ensâr ve Muhacir' Kavramları", Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 1, S. 1, Haziran 2013)

Suriye Mekke değil, Türkiye Medine değil!

Bu meseleyi daha yazacağız. Ancak, başka konularımız var. Ara vereceğiz.

Arslan TEKİN

**Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve haberalp'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.