---İkinci Bölüm---

Türkiye’de 1920 yılında yapılan nüfus sayımında nüfusumuz 12. Milyon civarındadır. Bu nüfusun 11. Milyon kişisi köylerde yaşamaktadır. Yani nüfusumuzun yüzde doksanı köylerde yaşamaktadır ve 40.bin köyün neredeyse 38 bininde de okul yoktur.

Şimdi Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın dediklerine bakalım:

* ‘’ Erkeklerin yalnızca % 5’i, kadınların ise binde 5’i okur- yazar olan toplumda ise okur- yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan zaten üçü ise okula gitmiyordu. Toplamda, 4894 ilkokul, 72 ortaokul ve yalnızca 23 tane lise vardı. Ülkedeki liselerin tümünde 230 öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi bile yoktu. Tek üniversite Darülfünün vardı.

Ülke bilimden çok uzaktaydı. 600 yıl boyunca Türkçe mahvedilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler Levanten terimler dilimizi istila etmişti. KELİMELERİN YALNIZCA % 5’i KADAR TÜRKÇEYDİ. Arap alfabesiyle Türkçe yazmaya çalışılıyordu.

‘’Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik..’’ deniyor ya...İbrahim Müteferrika’dan başlayarak 150 yılda basılan toplam kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Yalnızca 417 ydi ki, zaten ülkeye matbaayı getiren Abraham Müteferrika da Macar kökenli bir devşirmeydi. Oysa Gutenberg’in çalışan ilk matbaasından sonra, yani 1453’ten 1850’ye dek 400 yılda Avrupa’da 8 milyon kitap basılmıştı. Voltaire, (Fransız devrimini hazırlayan düşünürlerden biri) bir kitabında şu belirtmeyi yapmıştı:

İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan daha azdır!

Vay neymiş efendim, mezar taşı okuyamaz haldeymiş... Sanki ülke ful okur yazarda harf devrimi ile cahilleştiler. Sen önce adam gibi, nesnel bilgi veren iki kitap oku da, Dünyadan haberin olsun biraz! Bunların hepsi arşiv bilgileridir, yalan iftira karalama değil!. Allah kimseyi gerçekleri göremeyecek kadar kör yapmasın...’’*

Harfine dokunmadan İlber Ortaylı Hocamız aynen böyle diyor.

‘’ ...Kültür devrimi olarak Cumhuriyet bizim lügatımızı, alfabemizi, dilimizi hasılı bütün düşünmemizi yok etmiştir...’’ diye saçmalayan AKP gurup başkan vekili çok bilmiş Mahir Ünal’ın yukarıda verdiğimiz arşiv bilgilerini bilmediğini hiç zannetmiyoruz. Herhalde kendisi de tarihçidir. O zaman neden böyle bir talihsiz konuşma yapmıştır?

Belki de Türk milletine, Türklüğe, Türkçeye ve Cumhuriyetin değerlerine aidiyet duygusuyla ilgili bir sorunu olabilir, kesin olarak ta böyle olduğunu bilemiyoruz. Bildiğimiz tarihin gerçeklerine ters düşen talihsiz beyanatı olmuştur. Kendimize şu soruyu sorarak devam edelim konumuza:

Avrupa’nın Rönesans ve Reform yani aydınlanma çağından itibaren bilhassa son 200 yılda insanlık alemine ışık tutan rehber olan, hayatı kolaylaştıran binlerce keşif ve buluşlar yapıldı. Hatta son 200 yılda yapılan buluşlar insanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar ki yapılanların belki de yüz bin katından bile fazladır.

Bilgi birikimiyle devasa buluşlar, atomun parçalanması, uzay ve bilgi çağının başlamasıyla, İslam dünyasının bu aydınlanmaya katkısı ne olmuştur?

Son 500 yılda, İslam dünyasında, Batı’ya örnek olacak bir gelişme, bir buluş, teknoloji, insanlığa yararı olacak, acaba hangi buluşa imza atılmıştır? Ne yapılmıştır? Kocaman bir sıfır maalesef!..

İlk emri ‘’ İkra suresiyle’’ OKU olan ve ‘’ İlim Çin’de dahi olsa alınız’’ diyen, ‘’ İki günü aynı geçen kişi zarardadır...’’ Kur’an ın ve alemlere rahmet olarak gönderilen İslam Peygamberinin hangi emri ve öğüdü alınmıştır?

İnsanlık hayatına rehber yapılmıştır? Tüm İslam dünyasında, varsa yoksa cemaat, tarikat, particilik, kısır siyaset, Kur’anın ilim öğrenmeye yönelik ayetlerini görmemezlikten gelme... İslam adına doğru yapılan bir ilmi gelişme var mı?

Bırakın diğer İslam ülkelerini, onlar zaten bir alem. Ülkemizde bile haram ve günahtır diye matbaayı yüzyıllarca ülkede yasaklayan yine biziz. Çünkü matbaa gelirse, insanlar okur yazar ve öğrenirse çok bilmiş sözde din ulemalarının cahil halk, hatta saray üzerinde ki hegemonyası sarsılacak.

Maksat İslam adına hizmet değil, İslam ilme karşı da değil... Kendi oluşturdukları ruhbanlığa benzer sınıf hakimiyetinin yok olması ve cahil bırakılan halkımızın uyanmamasıdır!..

Softa ulemanın İslam dışı fetvalarıyla ilim adına yapılan en büyük buluşumuzu yazmazsak eksik kalır konumuz!

Nedir o diye sorarsanız, Astronomi ve gök cisimleri hakkında araştırma yapmak maksadıyla kurulan Uzay Gözlemevini bir gecede top atışlarıyla yıkıp yerle bir etmemiz, tarihe geçecek bir buluş olmuştur.

Çünkü ilmi araştırma maksadıyla kurulan Uzay gözlem evimizde, verilen fetvalarla, ‘’ Meleklerin bacakları seyredilecekmiş!...’’

İşte bu gerekçeyle, Avrupa’da 8 Milyon kitap basılıp okunurken, biz ‘’ Meleklerin bacaklarını seyretmeyi ...’’ engelleyen büyük bir tarihi buluşa imza atarak, ilim dünyasına katkılarımızı sunmuş olduk!.. İşte maalesef böyle acınacak halimize gülerek bu ve buna benzer zihniyetin hala silinmediği acı gerçeklerle karşı karşıyayız!.

Mahir Ünal’a şunu da soralım. Hadi Türkiye 1. Kasım 1928’deki harf devrimiyle, Osmanlıca ve Arapçayı terk ederek geri bırakıldı. Peki aradan geçen 100 yıl içerisinde Arap alfabesini kullanan 200. Milyondan fazla Arap ülkeleri ne yaptı? Hangi buluşa imza attılar?...

OSMANLI DİYE BİR MİLLET VE BİR IRK YOKTUR

Devam edelim konumuza. Tekraren hatırlatalım, tarihi gerçekleri. Yazarken hiçbir şekilde tarih ve Osmanlı düşmanlığı içinde değiliz. 3 kıta, 7 Deniz, 20. Milyon km2 topraklar üzerinde imparatorluk kuran, Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya, Afrika ve Asya’nın geniş topraklarında hakimiyet sağlayan tarihimizle tabi ki iftihar da ediyoruz.

Fakat koskoca İmparatorluğun dağılma ve çöküş sebeplerini hazırlayan olumsuz faktörleri görmemezlikten gelerek tarihimize ihanet edemeyiz.

Türk milletine aidiyet duygusuyla bağlı olmayanların bir çoğu etnik köken problemi olanlardır. Bunu açıkça söyleyemeyenler, ‘’...Türk’üm ve Türk milliyetçisiyim...’’ diyenlere vurdukları yafta, ''bunları demek ırkçılıkmış!..."

Hadi be... Konuya ilişkin Kur’anın ve Peygamberimizin sahih hadislerini ve neyin ırkçılık olup olmadığını da biliyoruz. ( Bu konuyu daha önce incelediğimiz ve yazdığımız için geçiyorum)

Osmanlı diye bir millet yoktur, bir sülalenin adıdır. Türk vardır, Kürt, Çerkez, Gürcü, Arap, Rum, Yahudi... vardır ama Osmanlı milleti yoktur. Osmanlı bir sülaledir ve bir ailenin devamıdır. Osmanlıyım demekle Osmanlı da olunmaz. Osmanlı doğulur, yani ‘’Osman oğullarından ‘’ olunması gerekir. Yani Türk milletinin adı Osman oğulları olamaz. Ancak bir ailenin ismidir bu.

Tıpkı tarihteki Türk Beyliklerinin adı gibi. Artukoğulları, Karamanoğulları, Danişmentliler, Karesi oğulları, Mengüçlüler, Saltuklular, daha öncesinde Selçuklu Devletini kuran Selçuklular ve daha niceleri gibi...

Çünkü tarih sahnesinde en çok devlet kurmuş ve devlet yıkmış Türklerdir. 144’e yakın devlet ve 16 büyük imparatorluk kurmuş devletlerin ve medeniyetlerin sahibidir Türk milleti. Büyük devletler dışında kurulanların her biri bir ailenin ve sülalenin devamı olan devletlerdir...

İşte bu yüzden, etnik özürlü olanların bir çoğu, tarihte medeniyet ve devlet kuramamış, ancak bir topluluk adı olarak yaşamış olduklarından, gizli gizli Türk kavminin büyüklüğünü hazmedemediklerinden ve aşağılık komplekslerinden dolayı, ‘’ ırkçılık’’ maskesine sığınarak Türk’e ait ne varsa aşağılamaya, karalamaya, yalan ve iftiralara başvurmaktan çekinmezler...

Halbuki Türklük tek başına soy birliğinden ve dil birliğinden ibaret de değildir. Kültür birliği, Türklüğün çimentosudur. Kendilerini bu birliğe dahil görenler ve Türklük aidiyetine bağlı olan herkes bizim nazarımızda Türk’tür...

Osmanlı Devleti bir milletler topluluğu olsa da veya imparatorluğun dağılmaması adına, Osmanlı kavramı ön planda kullanılsa da, Fatih Sultan Mehmet Han’dan sonra ve özellikle de Yavuz Sultan Selim’den sonra, Türk adı dışlanmış hatta aşağılanmıştır.

Asli kurucusu Türk olan devlette Türklüğün ikinci, hatta üçüncü sınıf muameleye tabi olması Osmanlı’nın en büyük hatasıdır.

Osmanlı kendisinin ve Oğuz Türklerinin soyundan gelen asli kurucu damarın Türkler olduğunu unuturcasına , kendini inkar edercesine ve yabancılaşarak aşağılamıştır.

Öyle ki; Araplara ‘’ Kavmi Necip , üstün ırk'' , Ermenilere "Sadıka’i millet- Sadık Millet’’ derken kendi öz milleti Türklere ise ‘’ Etrak-ı bi idrak’’ yani akılsız Türk- Eşek Türk sıfatlarını layık görmüştür.

Osmanlı’da Türkler devlet idaresinde, Fatih Sultan Mehmet’ten sonra kademe kademe uzaklaştırılmıştır. Devlet idaresinde Türklerin yerlerine, Ermeni- Rum- Arnavut- Arap- Çerkez- Gürcü... gibi unsurlar ve Enderun Mektebinden yetiştirilen devşirmeler yerleştirilmiştir. Osmanlı’ın son kabinesinde ki isimlere bakmak yeterlidir. Bakanlar kurulunda nerdeyse tek bir Türk kökenli Sadrazam ve Vezir görmek zordur.

Bu anlayışta olan Osmanlı, Türk diline, Türkçe’yede sahip çıkmamıştır. Arapça ve Farsça’ya özenti duyarak ancak içinde % 5-10 arasında Türkçe kelime bulunan geri kalanı ise, Arapça, Farsça bir kısmı da Latince olan kelime ve tamlamalarla Türkçe hor görülmüş rafa kaldırılmıştır. Halkın itibar etmediği ve kullanmadığı karışık bir dil olan ‘’ Osmanlıca’’ saray dili yazışma ve bürokrasinin dili olmuştur...

Türkçeye karşı bu şuursuzluk ts Selçuklulardan itibaren vardır.

Mevlana da mesnevisini Farsça yazarak, Türk dilini küçümsemiştir.

Halbu ki aynı çağda yaşayan Hacı Bektaşi Veli ise eserlerini halkın kullandığı tam bir Anadolu Türkçesi ile yazmıştır...

Enderun Mektebine Türkler alınmaz, devlet idaresinde Türkler bulunmaz hatta para kazanacak ticari mesleklerde bulunması bile engellenmiştir.

Devletin idaresi azınlıklarda, maliyesi, hazinesi, bankaları hemen hemen tüm işletmeleri Ermeni- Rum ve Yahudilerin elindedir. Türkler ise sadece cephelerde ve harp meydanlarında asker ve vurucu gücüdür. Tanzimat’a kadar azınlıklar her türlü zevk ve sefahat içinde devletin kaymağını yerken askerlikten bile muaf tutulmuşlardır...

Bu hatanın günümüzde de devam etmekte olduğu görülüyor. 100 yıl önce kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinde , günümüz siyasetçileri Türk adını ağızlarına almamayı, Türk yerine ‘’Türkiye veya Türkiyeli..’’ coğrafya adını tercih etmeleri, Türk milliyetçiliğini yasaklamayı ve ayaklar altına almayı meziyet sayar hale gelmişlerdir.

Fakat tüm bunlara, ne bir kimsenin ne bir zümrenin gücü ve kudreti asla yetmez. Tarih bunun aynasıdır...Yüksek karakterli Türklük kabiliyet ve deha duygusunu, sinek vızıltısına benzer talihsiz beyanlar engelleyemez...

ETKİ- TEPKİ PRENSİBİ SOSYAL OLAYLARDA

AKSİ SONUÇ DOĞURUR.

Tam aksine şunu görüyoruz. Newton’un etki- tepki yasası sosyal olaylarda da geçerlidir. Yani iki cisim etkileşiyorsa bir cismin diğerine uyguladığı kuvvetin eşit ve zıt yönlü olarak diğerinin de uyguladığı kuvveti ifade eder.

Etki- tepki yasasında etki eden kuvvete zıt yönde bir tepki verilir. Toplumlarda ki sosyal olaylarda da her etkiye karşı eşit bir tepki oluşur. Bu eşit ve zıt yönlü bir tepkidir.

Yani demek istediğimiz şu. Günümüz bilgi çağında, bilgi ve değerlendirmelerin her türlü iletişim araçlarında ve bilhassa sosyal medyada, adeta ışık hızıyla yayılır gibi etkileşimi her etkiye bir tepki vermeyi kolaylaştırmıştır. Artık bilgilere çabuk ulaşılmakta, yalan ve iftiralar gerçek dışı manipülasyonlar kolayca deşifre edilebilmektedir.

Türk milletinin değerlerine ve aidiyet duygusuna her saldırı, toplumun tabanında bilhassa genç kuşaklarda anında karşılık bularak, Milliyetçilik ve Türkçülüğe karşı yapılan haksız saldırılara yerinde karşı refleksler geliştirilmektedir.

Cumhuriyet’ten itibaren hiç olmadığı kadar Türkçülük ve milliyetçilik toplumda taban bulmuştur. Milliyetçilerin kitaplarla, toplantılarla ve okullarda yapamadıklarını, Türklük kavramlarına allerji duyanların saldırıları ile çok daha olumlu neticeler vermektedir. Her saldırıda bu duygular hızla güçlenip büyüyen dalgalara dönüşmektedir.

Türkçeye, Türk milletine daha da çok saldırılsın. Saldırılsın ki uyuyan kitlelerin uykularından daha çabuk uyandırılmasına ve bilinçlenmesine sebep olsun.

30.10.2022/ Devam edecek.

Av. Faruk Ülker