“Vefa” kelimesi benim, "imandan” sonra en çok değer verdiğim bir kavramdır. Manası; sevgi dostluk ve bağlılıkta sebat. Vefalı ise, vefası olan, sevgi ve dostluğunda sebat eden manasındadır. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünde 1976-1977 Yıllarında dersimize giren Yakup Orhan Bey Hocamızla yaptığım sohbetlerin birinde, konu vefa-vefasızlık konusuna gelmişti. Hocam bana hitaben “Bak Mehmet Arslan, vefa, İslam’ın farzlarından birisi değildir. Ama her Müslümana şarttır” demişti. Bu söz tam da benim kafama göre bir sözdür. Ve vefayı en güzel anlatan ifade olduğuna inanıyorum.

Ülkücü Bir Doktorun Kaleminden Ülkücü Bir Doktorun Kaleminden

Vefasızlık, herkesin, şikayet ettiği, çağımızın en büyük ve derman bulmaz hastalığıdır. Çok ta ilginçtir ama, vefasızların  bile vefasızlıktan şikayet ettiği bir devirdeyiz. Bence, kişiliğine değer veren, karakter ve şahsiyet sahibi insanlar vefalı olmak zorundadır. Eğer vefalı olmazlarla; kişiliklerini, şahsiyet ve karakterlerini toplum değerlerinin altına düşürmekten kurtulmazlar.

Hayatımın bütününe yakın kısmında, daha önce ve halen arkadaşlık yaptığım veya çalışma ortamlarında birçok kişinin vefasızlığına şahit oldum. Kısaca, akrabalarım, sevdiğim insanlar, arkadaşlarım, hak mücadelesinde daha iyi şartlara kavuşması için iktidarlara kafa tuttuğum meslektaşlarım ve binbir emek vererek daha iyi yetişmeleri için yırtındığım öğrencilerimin kahir ekseriyeti, kelimenin tam manasıyla, bana iliklerime kadar vefasızlığı yaşattılar. Bu durumdan şikâyetçi olduğum için imkânlarım ölçüsünde vefasızlık yapmamaya dikkat ediyorum. Çünkü, yazımın başında da ifade ettiğim gibi “vefa” benim için “imandan” sonra en çok değer verdiğim kavramdır. Kur’an-ı Kerim’de müminlerin özellikleri zikredilirken ahde vefa sahibi oldukları vurgulanır.  Peygamber Efendimiz de “Ahde vefa imandandır” demiştir.  Demek ki vefa inancın da tavsiye ederek övdüğü bir değerdir.

Kişileri, yakıp yıkan bu vefasızlığı Türk Milleti veya Türk Devleti açısından incelemek istiyorum. Türk Milletinin bilinen tarihinde, onun hep vefalı olduğunu biliyoruz. Hatta bu yüzden birçok Türk Devletleri vefa borcu olduğu varsayımıyla birçok savaşlara katılmış bu uğurda çok kan akıtmışlardır. Bazen de bu vefa anlayışı yüzünden bile bağımsızlığını kaybeden Türk Devleti bile vardır. Ama ne yazık ki vefa gösterdiği ve bu uğurda bağımsızlığını bile kaybettiği ya da çok kan akıttığı milletlerden  ve kavimlerden birçok vefasızlık örneği görmüşlerdir. Hatta ihanete bile uğramışlardır.

Çok önemli örnekler vererek esas anlatmak istediğimiz konumuza dönelim. Fransa, kralını dahi, İspanya-Almanya- Avusturya ittifakı olan kardeşler birliğinin başı olan Alman imparatoru Şarlkene esir vermişti. Kralını dahi koruyamayan Fransızlar, Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Handan yardım isterler. Kanuni’nin üçlü akraba imparatorluklarının başı olan Alman imparatoruna yazdığı sert bir uyarı mektubuyla Fransa Kralı serbest kalır. Daha sonra, varlığının bekası için ünlü denizcimiz Barbaros komutasında deniz birlikleri  Niş kalesindeki savaşlarda ve daha sonraki savaşlarda, hep Fransızların yanında olur. Ama en çok bizi üzen hadise ise, Fransızlar bizden aldıkları maddi yardımla donattıkları 20.000 kişilik orduları ile, Osmanlı Avusturya savaşında Avusturya ordusu tam imha edilmek üzereyken savaşa Avusturya lehine katılması ve bizim yenilmemize sebep olmalarıdır. Neden? Çünkü bizler Müslüman'ız. Onlar Hıristiyan. Bizim paramızla donatılan dost bildiğimiz ordu, bizi arkadan vurdu ve yenilmemize sebep oldu. Bundan sonra Avrupa'da çoğunlukla hep yenildik. Çünkü yenilmez olarak kabul edilen Türk Ordusu yenilmişti.  Ve bundan sonra da yenilmesi zor olmayacaktı. Fransızların, Türk Devletinin toprakları olan, Mısır'a, Filistin'e, Suriye'ye  saldırmaları, Anadolu işgallerindeki  vahşetleri, Ermenilere destekleri ve şimdiki tutumlarını, bir düşünelim lütfen. Birde vefayı düşünelim...

Osmanlı imparatorluğu, Birinci Cihan Harbine Avusturya- Almanya – Bulgaristan ittifakı safında giriyor. Genel savaş durumu gözlemlemek için müttefiklerimiz olan Almanya ve Avusturya'ya ziyaret eden Mehmet Akif Ersoy bir gece Viyana’da büyük bir sevinç gösterisi üzerine kaldığı otelden sevinenlerin yanına iniyor. O zamanlarda ordularımızın bir kısmı Kanal Bölgesinde Almanya ve Avusturya'nın can düşmanı İngilizlerle savaşıyorlardı. Ve merakla soruyor savaş mı kazandık nedir bu sevinç diye? Sevincinden çılgına dönenlerden  "Kudusü Müslümanlardan aldık" diye cevap alınca; biz kimlerle neden savaşıyorduk ki demekten kendini alamıyor. Biz birçok insanımızın kanını dökerken hatta ülkemizin bağımsızlığını kaybederken yardımlarına koştuğumuz müttefiklerimizin düşüncelerini bir kez daha düşünün. İşte size, Türkün vefasına karşı yapılan çirkin vefasızlık.

Balkan Harbinde Türk Ordusu uyduruk Balkan Devletleri ordusundan çok güçlü olmasına rağmen ordudaki siyasal ayrılma ve İttihatçıları sevmeyen bazı subaylar; İttihatçı subaylar yenilsin istiyordu. İttihat ve Terakki Partisine düşman gözüyle bakanlar, İttihat ve Terakki  bu sebeple kötü duruma düşsün ve onlardan kurtulalım anlayışı ile emir dinlemiyor ve birlikleri düşman karşısında zor durumda kalan  İttihatçı subayların yardımına gitmiyordu. Türk ordusu balkan devletçikleri ordusundan çok daha kuvvetli ve kalabalık olmasına rağmen Türk Tarihinin en ağır yenilgilerinden birine uğramıştı. Selanik’te bir alçak ordu komutanı, kalabalık ordusu olmasına rağmen tek kurşun atmadan ve söylentiye göre birkaç teneke altına şehri teslim etmiştir. Selanik’te,  Edirne’de ve Makedonya’da yenilen ordularımız  bir birleriyle irtibatı kopmuştu. Arnavutlar daha önce başladıkları bağımsızlık hareketleri sebebiyle ordumuza karşı silah kullanarak bizlerle silahlı çatışmaya da girmişti. Ordularımızın yenilgisini fırsat bilerek bağımsızlığını ilan etmişti. Ordularımız her taraftan saldırı altında kalmıştı. Ordumuzun bir kısmı bağımsızlığını tanımadığımız ve halkı Müslüman olan Arnavutluk’a girip imha olmaktan kurtulmak istedi ama Arnavutların silahlı saldırısına uğradı. Arnavutlar, daha sonra başlayan 1. Dünya Harbinde İtilaf Devletleri tarafında savaşa girmiş ve bize karşı savaşmıştır. Ama takdiri ilahi savaş sonrası toprakları ittifak ortakları tarafından işgal edilmişti. Bu hıyanetine rağmen Türk Devleti Balkan devletlerine ve Avrupa’ya karşı Arnavutları desteklemiş ve halen de desteklemeye devam etmektedir.

Bakü ve Çevresinin Rus, Ermeni, İngilizlerce işgal edildiğinde Baküdeki kardeşlerimiz katledilirken, Azerbaycan’ın yardım istemesi üzerine Nuri Paşa komutasında Kafkas İslam Ordusu Azerbaycan’ın Gence Şehrine girdiğinde Birinci Dünya Harbinde müttefikimiz olan Almanya kıyametleri kopartmıştı.  Bizim Bakü ve Azerbaycan'a hakim olmamızı istemiyordu. Bu sebeple, Almanlar, Ruslarla anlaşarak bize karşı, Rusya, İngiltere ve Ermeniler tarafını tutmuştu.  Enver Paşa'ya ordumuzu geriçekmemiz için çok büyük baskılar yapmaya başlamışlardır. Enver Paşa görünürde kardeşi Nuri Paşa’ya orada ne işiniz var? Hemen yurda dönün telgrafı çekerken; özel telgraf hattından da önünüze kim çıkarsa ezin geçin ve Bakü’deki kardeşlerimizi kurtarın gizli emrini göndermiş ve dediği gibi de olmuştu…Almanlar ise, Bakü ve Azerbaycan Petrollerini ele geçirmek için birlikleri ile Tiflis üzerinden Bakü’ye girmek istiyordu. Ama Türk Ordusunun silahla karşılık vermesi üzerine bu işi başaramamıştı.

Başta söylemiştik;  Türk, denince, aklımıza vefa gelir diye. Örnek olarak ta yıkılmak üzere olan bir devletin son çırpınışları ile meydana getirdiği Türk Ordusunun mazlum kardeşlerinin yardımına koşması en büyük örnek değil mi? İşgalde olan Bakü'yü kurtarmak için Bakü’ye girdiklerinde, Azerbaycan Türkü kardeşlerimiz,  Çırpınırdı Karadeniz Marşında da dile getirildiği gibi “Vefalı Türk Geldi Yine" diyerek vefamızın şahitlini yapmıştır.

Almanya, Doğu Cephesinde Rusyanın, batı cephesinde Fransa, İngiltere ve müttefiklerinin mevcut askeri kuvvetlerinin bir kısmını çekerek üzerimize yollaması için, bizi bir oldu bitti ile savaşa sokmuştu. Yeni cepheler açılınca itilaf devlerleri yeni cepheye asker göndermek için Almanlarla çok kanlı savaşların olduğu cephelerden asker çekmek zorunda kalmıştır. Ve yine ekonomik, teknik ve silah bakımından muhtaç olduğumuz  Almanya silahlı kuvvetlerimizdeki komuta kademelerinde istedikleri subayların yetkilendirilmesini sağlamıştı. Yaptığı antlaşmalarla bunu kayıt altına da almıştı. Türkiye itilaf devletlerinin Türk Devletinin topraklarının paylaşımda anlaştıklarından haberi vardı. Ülkemizi koruyabilmek için her bakımdan Almanya yardımına muhtaçtı. Bu sebeple çok ta itiraz edemiyordu...

Çanakkale cephesinde İngiliz, Fransız ve müttefiklerinin askerlerini bu cephede meşgul ederek batıdaki savaşın yükünü azaltmak için itilaf kuvvetlerinin askerlerinin karaya çıkmasına izin verip, tahkimat yapmasına ve savaşı uzatarak; uzun sürecek bir savaşta gereksiz yere bu cephede  askerlerimizin kırılmasına sebebiyet vermişlerdir. Halbuki Mustafa Kemal ve Türk Subaylarının düşmanın karaya çıkmasının engellenmesinde ısrar ediyorlardı. Alman komutan tarafından, Türk subaylarının görüşü dikkate alınmadı. Neden? Çünkü, Batı cephesinde daha az Alman askeri ölsün diye. Bu duruma karşı çıkan Enver Paşa ve ekibine Almanya müttefiklikten ayrılma ve silah vermeme tehdidinde bulunarak tam bir alçaklık yapmışlardır.

Kanal Harekatında, Sina ve Suriye Cephesinde ise çok güçlü ve modern silahlı İngiliz tahkimatı olmasına rağmen Türk Ordusunun Kanal Harekatı yapması için baskı yaptılar. Türk Ordusu pozisyonu gereği güçlü bir savunma ile bir çok kere yendiği İngiliz ve Müttefik ordularına, saldırı gücü olmamasına rağmen Türk Ordularını saldırtarak yüzbinlerce şehit verilerek ordularımız eritilmiştir.  Sonunda Suriye’nin bile elden çıkmasına sebep olmuşlardır. Alman subaylar gönderildikten sonra İtilaf Kuvvetleri Mustafa Kemal ve Türk Subaylar tarafından Halep'in kuzeyinde durdurulmuştu.

Yine, Peygamber sevgimizin zirve yaptığı millet olarak  “Evladı –Resul, Kavmi Necip diyerek öz vatanımız olan Anadolu’dan daha çok hizmet verdiğimiz, yöneticilerine çil çil altındanlar verdiğimiz ve Türk İnsanı vergi verirken vergi almadığımız,  Arabistan, Filistin, Suriye ve Irak’taki Müslüman Arapların hepsini suçlamak istemiyorum.  Ama, çoğu, Sultan Reşat’ın İslam Halifesi sıfatıyla “Cihadı Ekber” çağrısın uymamışlardır. Uymadıkları gibi, dünyanın en büyük İslam Düşmanı olan İngiltere ve Fransa ile savaşımızda bizim yanımızda olmamışlardır. Yanımızda olmadıkları gibi Şerif Hüseyin Alçağının Türk Devleti ve Askerine karşı cihat çağrısına uyarak 1916 Yılında İngilizlerle  birlikte bizi saldırmışlardır. Bir çok Müslüman Türk askerinin kanını dökmüşlerdir. İngiltere görevlilerini bile hayrete düşürecek kadar alçakça katliam yapmışlardır. 8 Sene muvazzaf, 5 sene redif olmak üzere 13 yıl askerlik yapmış olan Rahmetli Dedem Mehmet Çavuş’un 3.5 yılı Yemen Savaşında geçmişti. Rahmetli dedem Arapların çok acımasız olduklarını, eğri bıçakları ile birden bir toprağın altından çıkıp bir askerin boğazına bıçağı sapladıklarını amcama söylermiş. Rahmetli dedem çok cevval bir savaşçı olduğu için o bölgedeki bir isyancı Arap askeri liderlerini vurup başını ordugaha getirince dedem terfi almış ve bizim komutanlar ve askerler çok bu işe çok sevinmiş.

İngiliz ve Müttefiklerinin Irak Harekatında o toprakları savunan ordumuzun Komutan ve Teşkilatı Mahsusa’nın  efsane Kurucu  Başkanı  olan müthiş savaşçı Süleyman Askeri Bey askerlerinin gücünün azlığı nedeniyle Arap Aşiretlerden destek istemesine rağmen destek vermediler. Kafirlere karşı yapılan yurt savunmasına destek verilmemesi Süleyman Askeri Bey'i çok üzmüş ve çok ta kızdırmıştı. Bu sebeple yardım etmek istemeyen Arap Aşiret liderlerine  hitaben: “Sizlere yazıklar olsun. Sokak köpekleri kadar olamadınız. Sokak köpekleri sokaklarına başka bir köpek gelince dişini kıskanır ve onları sokağına sokmaz. Biz başaramazsak bu İslam diyarına kafir gelecek. Kadınlarınızı, kızlarınızı, evlerinizi nasıl koruyacaksınız? Sokak köpekleri kadar namusunuza değer vermiyor musunuz? Rezilce yaşamaktan utanmıyor musunuz” diyerek onları azarlamıştı.

1948 den bu yana Türkiye, Arap İsrail Savaşlarında her zaman Arap Devletlerinin yanında olmuştur. Onlara uluslararası arenalarda devamlı destek vermiştir. Hatta bazı tarihçiler tarafından yazıldığını göre Türk Hakimiyetinden kurtulmak için kurulan “El Fetih” örgütünün hakim olduğu FKÖ’nü bile Filistinlilerin gerçek temsilcisi olarak kabul ederek Ankara’da temsilcilik açmasına bile izin verilmişti. Peki Türkiye’nin maddi, manevi ve fiili yardımlarına karşı FKÖ neler yaptığına kısaca bakalım. 1968 yılından başlayarak Türkiye’de SSCB taraftarı Marksist bir devleti silah zoruyla kurmak için harekete geçen çeşitli  Marksist- komünist militanlara Bekaa Vadisinde, silahlı eğitim verdi. PKK’ya destek vererek Bekaada ortak eğitim çalışması yaptılar. Asala’ya destek verdiler. İslam Ülkeleri Birliği toplantısına gözlemci olarak katılan KKTC temsilcisinin katılımına itiraz ettiler ama 1983 yılında bu toplantının başkanlığını yapan  Dış İşleri Bakanımız İlter Türkmen Bey'den okkalı bir cevap aldılar. El Fetih militanı Leyla Halit, HDP Kongresine katılarak PKK’nın ezilmiş Kürt Halkının tek ve gerçek temsilcisi olduğunu o kongredeki konuşmasında dile getirdi. Tez zamanda bağımsız devletlerine kavuşmalarını istediklerini söyledi. Sözde Filistin Devleti ve FKÖ, Karabağ Savaşında Ermenilerin yanında, Kırımın işgalinde Rusların yanında, Doğu Türkistan’daki soykırımda Çinlerin yanında, bizimle Yunanistan arasındaki Doğu Akdeniz ve diğer meselelerde Yunanistan’ın bulunduğu ittifaklarda yer aldı. Bu anlayış, bu düşünce İslam’ın neresinde  ve insanlığın neresinde var?

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Türkiye Cumhuriyeti ilan edildikten sonra öyle ya da böyle Arap ve Arap devlerinin yanında yer almıştır. Bu durum İsrail Devletinin kurulmasından sonra çok daha büyük ivme kazanmıştır. Zamanımızda, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Kuveyt, Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ve Uyduruk Filistin Devleti dahil hepsi Yunanlılar Doğu Akdenizde Türkiyeye karşı İsrailin de içinde bulunduğu  Yunanistan ittifakına destek verdiler ve birlikte hareket ettiler. Bu devletlerin bir çoğu Yunanistan’a karşılıksız askeri yardım da yaptılar. Hatta Yunanistan ile ortak askeri tatbikatlar bile yaptılar. İşin en ilginç yanı ise devletini ABD ve Suudi Arabistan'a karşı korumak için asker yolladığımız Katar bile petrol antlaşmasında İsrail-Yunan ittifakının yanında yer almışlardı. Bir çok Arap ülkesi kuzey Irak ve Suriyede PKK-YPK karşı yürüttüğümüz askeri harakatlara karşı çıkmış ve derhal oralardan çıkmamızı istemişlerdi.

1974 Kıbrıs Barış Harekatında Rumlar Mısırın kendilerine hibe ettiği tank ve silahlarla bize karşılık vermişti. Suriye bölücübaşı Öcalan iti ve avenesini  yıllarca barındırmıştı. Irak PKK kamplarına yıllardan beri izin veriyor. Yazacak okadar alçaklık var ki çoğunu anlatmadık bile...

Sonuç olarak ifade edelim ki; Türk Milleti kime yardım ettiyse ondan ihanet gördü. Pakistan, Bangladeş hariç olmak üzere, buna din kardeşi olarak gördüğü devletler dahildir. Ama Türk Milleti soydaşlarının şu andaki devletlerinin hiç birinden ihanet görmediği gibi bu devletler, Türkiye’nin bir dediğini iki etmemeye çok ta dikkat etmektedirler. Yukarıda yazdıklarımdan Gazze’deki katliama karşı çıkmadığım anlamını çıkartmayın lütfen. Şimdiki Müslümanlar ve Müslüman devletler Allah’ın “Ancak inananlar kardeştir” sözünün gereğini yerine getirmeyen imana ve inanca sahip olabilirler ama benim de onlar gibi aynı düşünceye sahip olmam mümkün değildir. Gazze’deki mazlum din kardeşlerimizin yanındayım ve soydaşlarının ve tamamına yakın İslam ülkesinin kaderlerine terk ettiği Gazzedeki müslamanlara Rabbim yardım eylesin diyorum.

Türk Milletine ve Türk Devletine vefasızlık edenlerin burnu sürtülsün.

Mehmet ARSLAN / Eğitim Yönetimi Ve Planlama uzmanı

Editör: Kerim Öztürk