Siyasal hayatımızda zaman zaman yolsuzluk iddialarının ciddi boyutlarda gündeme geldiği, medya, basın, sosyal medya ve toplumsal yaşantıda epeyce konuşulduğunu, ama ne siyaset erbabının ne de seçmenin siyasal davranışına ve özellikle seçimlere pek de etki etmediğini biliyoruz. Sahip oldukları siyasal mevki ve yetkileri kullanarak kendine veya yakınlarına yarar sağlayan bakan, milletvekili, yüksek bürokrat vb. kişilerin ender olarak istifa ettiklerini, ciddi hukuki soruşturma veya kovuşturmaya uğradıklarını, yine her zaman siyasal kariyerlerinin akamete uğramadığını da biliyoruz. Oysa, birkaç ay önce yanılarak kamusal harcamalarda kullanılmak için kendisine verilen kredi kartını bir çikolata almak için kullanan İsveç Maliye Bakanı Mona Sahlin’in, soruşturulduğunu, suçlu bulunmamasına karşın görevinden istifa ettiğini okumuştuk. Bu büyük fark neden kaynaklanıyor? Niye ülkemizde siyasal yolsuzluk oldukça yaygın bir sorun olarak gündeme bütün ağırlığı ile oturduğu halde pek bir siyasal etkisi olmazken, Avrupa’nın batı ve kuzeyi, Kuzey Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda dahil Asya’nın Doğusunda siyasette çok etkili sonuçları olabiliyor?

SİYASAL YOLSUZLUK VE KÜLTÜR

Siyasal kültür siyaset hakkında düşündüklerimiz, inandıklarımız, bildiklerimiz, beklentilerimiz, değerlerimiz ve davranışlarımızın, yani düşündüklerimiz, söylediklerimiz ve yaptıklarımızın bütününden oluşur. Farklı ülkelerde farklı siyasal kültürler olduğu malumdur. Türkiye’de siyasal hayat la-ahlaki bireyselcilik (amoral individualism) / evcilik (householdism) olarak tanımlanabilecek bir kültür ortamının etkisi altında yaşanıyor. Demokrasi, hukuk, toplumsal ilişkiler, ekonomik davranışlar da bu kültürün inanç, algı ve beklentilerinden etkileniyor.

La-ahlaki bireyselci / evcil kültürde temel olan kısa dönem bireysel veya hane halkı çıkarı olarak tanımlanan neyse ona sahip olmaktan ibarettir. Bu kültür yapısında kamu malı / hizmeti veya genel olarak kamu (public) algısı bulunmamaktadır. Kuşaklar boyunca tekrar ederek istikrar kazanarak kanıksanmış, yani kurumsallaşmış bir yoksulluk olgusu la-ahlaki bireyselciliğin içeriğini belirlemektedir. Bu ortamda birey için temel varlık stratejisi kendisine iş, gelir, yardım v.b. temin edebilecek varsıl ve güçlü bir patron (ağa) bulup onun yanına yanaşarak, onun beğeni ve itimadını kazanmaktan ibarettir. Böylece kurulan bir patron – yanaşma ilişkisi, kısaca patronaj, yoksulluğun sonlandırılmasına yaramasa bile yoksulluk içinde hayatta kalmak için yeterli olabilmektedir. O zaman çok sayıda yoksul birey az sayıda patronun yanında yanaşma, maraba, işçi, v.b. statüde çalışma olanağı bulacaktır. Bu ilişki çağdaş – modern, ILO standartlarında bir sermaye – çalışan ilişkisi değildir. Burada geleneksel bir toprak ağası, soylu (derebeyi, lord) ile topraksız köylü, serf ilişkisi benzeri bir ilişki vardır. Bu ilişki kentsel ortamlarda kent yoksulu ile işletme sahibi, belediye yetkilisi, sendika başkanı v.b. arasında da kurulduğunda da benzer bir gayrıresmi çok boyutluluk içeriği kazanabilmektedir. Yanaşma konumundaki kişi patrona sadece bir iş akdi ile bağlı olmadığından, onun pek çok isteğini de yerine getirmeye alışır. Bu alışkanlığın patron siyasete girmek istediğinde delege veya seçmen olarak oy vermeyi de içermesi hiç de olağandışı bir talep olarak kabul edilebilecek bir içerikte değildir.

Patronaj temelli seçmen – temsilci / milletvekili ilişkisi, siyaset biliminde okutulan demokratik temsil kuramının içeriğinden çok farklı bir içeriktedir. Demokratik temsil kuramının temel varsayımı birey olarak seçmenin yine birey olarak milletvekiline kendisini temsil etmesi için yetki tescilinde bulunacak bir işlemde bulunacağı oy verme davranışını tanımlar. Bu ilişkide esas olan, güçlü olan, temsil olunan seçmen, onu temsil eden, onun dilek ve isteklerini yerine getirmek için görevlendirilmiş ve seçmene hesap verecek olan temsilci / milletvekilidir.

Oysa patronaj ilişkisinde güçlü olan ve kendisini seçtiren patron (temsilci), güçsüz ve o temsilciye bağımlı olan seçmen ilişkisi söz konusudur. Bu tür bir ilişkide seçmenin belirgin bir siyasal talebi, isteği, hele kamu malı veya hizmeti için bir beklentisi olduğunu gösteren bir kanıt da yoktur. Patronaj ilişkisinin sürmesi ve bundan elde ettiği yararı sürdürmek veya belki de mümkünse, biraz artırmak gibi pek de belirgin olmayan bir dileğinden bahsedilebilirse de seçmen talebine dayalı temsilcilik görevi ve bunun sonucu olarak kamu malı ve hizmetinin üretiminde titizlik gösteren ve bunun hesabını veren temsilci olabilmesi söz konusu değildir. Bu ortamda modern çağların temsili demokrasisinin işleyeceğini beklemek ham hayaldir. Temsil ilişkisi seçmenden kaynaklanan temsilciye doğru uzanan bir özelliği olmayan, patron temsilciden kaynaklanan, onun sorgusuz sualsiz desteklenmesine dayanan bir temsilci – seçmen ilişkisine dönüşür. Oy verme davranışı seçim içermeyen bir uyarılmış davranışa (mobilized behavior) indirgenir. Patronaj ilişkilerinde seçmenin adayları, partileri gözden geçirip de en beğendiği, kendisine göre en başarılı olacak olan adaya / partiye oy vermesi söz konusu değildir. Patronaj ilişkisi içinde, yaptığı davranışın siyasal sonuçları hakkında fazla bir bilgi veya beklentisi de olmadan patronuna destek vermesi söz konusu olabilecektir. Burada görüntü (yapı) olarak seçim, temsil ve demokrasi mevcutmuş gibi bir izlenim vermekle birlikte, işlevsel (fonsiyonel) olarak çalışan bir temsili demokrasi yoktur.

Hiçbir toplumda seçmenin tamamı bu tür bir konumda değildir, ama farklı toplumlarda patronaj ilişkileri farklı çapta ve etkinlikte rol oynar. Türkiye’de servet ve dolayısıyla gelir farklılıklarının birçok kuşak boyunca büyük boyutlarda olduğu ortamlarda bu ilişkiler daha yaygındır. Özellikle geçmişte Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda örneği mevcut olan topraktaki servet dağılımı ilişkilerindeki bozukluktan kaynaklanan patronaj uygulamaları ve onlardan türeyen uyarılmış oylama olgusu mevcuttu (Nurhat, 1971, Kalaycıoğlu, 1983: 114 – 291). Ancak, sadece servet farklarından kaynaklanmayan, özellikle kentlerin varoşlarında etkili olan, bir kısmı etnik bir kısmı dini ve mezhebi çeşitli çıkar örgütlerinin de etkisiyle belirlenen güç farklılıkları, benzer patronaj ilişkilerini yeni toplumsal bağlamlarda üretmeyi başarmıştır.

Kırsal toplum ve tarım ekonomisinden kentsel toplum ve sanayi ekonomisine geçerken eski patronaj ilişkileri ortadan kalkarak, eğitim, beceri, meslek, iş sahibi, kendi ayakları üzerinde durabilen ve kimseye muhtaç olmayan, etik değerlerle donanmış bireysel seçmen olgusuna kısmen olanak sağlamıştır. Ancak, bu büyük dönüşüm kentlerde eğitimi, mesleği, becerisi, bilgisi, profesyonel etik değerleri gelişmemiş geniş bir kent yoksulu kitle üretmiştir. 2000’li yıllarda, Türkiye Seçim Araştırmalarında, hayatı boyunca kazanç karşılığı çalışmadığını belirten seçmen kitlesi %40 civarındadır ve Türkiye’de en büyük seçmen zümresini oluşturmaktadır (Kalaycıoğlu, 2012, Çarkoğlu ve Kalaycıoğlu, 2021). Bu kitlenin çeşitli güçlü akrabalar, aşiret liderleri, hemşehri dernekleri, tarikat şeyhleri, sendika liderleri, belediye görevlileri v.b patronlarla patronaj ilişkileri olmadan varlıklarını sürdürmesi zordur. Bu ilişkiler çeşitli siyasal partilerle de eklemlenerek siyasetin gündemi, dili, tercihleri üzerinde etkili olan sonuçlar doğurmaktadır.  Bu olgu la-ahlaki bireyselcilik / evcilik kültürünün yaşamasını ve hatta güçlenmesini de sağlamıştır. Siyasal yolsuzluk bugün bu kültür ortamının, toplumsal ilişkiler ağları ve örüntülerinin (patterns) egemen olduğu bir ortamda, siyasal rejimin neo-patrimonal sultanizm yönetim üslubuyla olan etkileşimi sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Siyasal yolsuzluk, sahip olduğu siyasal mevkinin gücünü ve yetkilerini kullanan bir yetkenin (otoritenin) kendisine (şahsi) veya ilişki içinde bulunduğu yakınlarına çıkar temin ederek, kendisine emanet edilen kamu otoritesini istismar etmesidir. Buradaki yakın tanımına bir siyasal örgüt, parti veya dernek, gibi tüzel kişiliği olan odaklar da dahildir. Max Weber’in ünlü meşru otorite tiplemesi tanımlamasında kullandığı yasal – ussal otorite (legal – rational authority) tanımına göre çağdaş / modern sistemlerde siyasal karar alma meşru yetkisine sahip olanların alacağı kararların hukuka, anayasa, yasa, yönetmelik v.b. yasal temel veya usa (akla, bilimsel bulgu ve bilgilere) dayalı olarak alınması durumunda bunların meşruluğu tartışılmaz. Bunun dışında alınan kararlar meşrulukları şüpheli olan kararlardır ve modern siyasal sistemde bu kararların kapsamına giren seçmenin bunlara itirazı veya uymaması (non-compliance) ile karşılaşırlar. Kararları alanlar eleştirilirler ve görevlerini yapamaz duruma gelirler. Seçmenlerin kitlesel olarak dışladığı bu siyasi yetkelerin kariyerleri sona erebilir. İsveç Maliye Bakanı Mona Sahlin’in karşılaştığı durum budur. Sahlin aslında soruşturma geçirmiş ve aklanmıştır, ama seçmenin kendisine olan güvenini kaybettiğini, kimsenin artık onu saymayacağını, toplumdan dışlanacağını düşünerek istifa etmişe benzemektedir.

Oysa Weber’in önerdiği tiplemedeki merkeziyetçi geleneksel patrimonyal otoritede veya onun modernleşmiş bir görüntüye (vitrine) sahip olan neo-patrimonyal türünde yukarıda anlatılan türden (modern otorite için geçerli olan) bir meşru siyasal karar alma süreci ve gereksinimi yoktur. Kararların geleneklere uygun olarak alındığı bu kararların kapsamına girenlere anlatılabilirse, artık meşruluk sorunu söz konusu olmayacaktır. Burada siyasal kararların meşruluğu ve onlara uyum sorunu geleneklerin ne dediğine indirgenmektedir. O zaman yapılan uygulamaların hukuka, anayasa, yasa, yönetmelik, v.b. uyup uymaması, ussal veya bilimsel olgu ve bulgulara, bilimsel etiğe uygun olup olmamasının bir önemi yoktur; zaten bu ölçütler seçmen tarafından aranmaz. Üstelik, la-ahlaki bireyselciliğin yaygın olduğu kültürde kamu algısı veya imgesi (image) zayıftır veya yoktur. Bir ahlaki veya etik zorunluluk olarak kamu malı veya hizmetinin korunması saikiyle değil, kısa dönemli kişisel çıkarla hareket eden geniş kitleler vardır. Onun için siyasal yolsuzluğun bu tür bir ortamda yaşayan seçmende pek bir karşılığı yoktur.

Modern siyasal otoritenin mevcut ve etkin olduğu siyasal sistemde genellikle temsili demokrasi seçmenin güçlü, temsilcisinin ona hesap veren konumda olduğu bir siyasal ilişki de söz konusudur. Kamu malı ve hizmetinin üretimi ve devlet bütçesi aracılığıyla finansmanı bir etik hatta ahlaki sorun olarak algılanır. Seçmen vergisinin hesabını yapar ve temsilcisinden vergisini verdiği bütçenin nasıl hesaplandığını ve nasıl harcandığının hesabını sorar. Modern temsili demokraside siyasal otoriteler seçmene doğrudan veya yasama, yargı, medya, basın, sosyal medya vb. yapı ve kanallar aracılığıyla hesap vereceğini bilir. Onun için siyasal yolsuzluk anlamlı bir olgudur. Siyasal güç mutlak olmayıp sınırlıdır ve gücün kullanımının hesabı seçmene verileceğinden siyasal yetkililer hukuk ve ussallık çerçevesinde etik davranmaya özen gösterir. Bunun dışına çıkan Almanya Cumhurbaşkanı veya eşi de, İsveç’li Bakan da, Birtanya Başbakanı da olsa hesap vermek zorundadır. Hukuk dışına çıkıldığı anlaşılırsa, bu hesap hem siyasal olarak siyasal partisi ve seçmen, hem de yargı aracılığıyla sorulur.

Neo-patrimonyal yapılarda, hele bir de bizdeki gibi sultanizm içeriğinde olursa, siyasal otorite anayasa, yasa, hukuk v.b. sınırlanmış bir iktidar değildir. Tüm kararlar tek liderin şahsi takdirine göre ve anayasa takiyyesinin esas olduğu bir ortamda verilir (Chehabi ve Linz (der.), 1998: 3 – 25; Kalaycıoğlu, 2021: Kısım 4). Lider ve onun yetkilendirdiklerinin aldıkları kararlar dolayısıyla hesap vermeleri ya söz konusu değildir, ya da imkansız derecede zordur. Bu durumda siyasal yolsuzluk ya anlamını yitirmekte, ya da anlamı bir hayli daralan bir çerçeveye indirgenmektedir. Bugün ülkemizde olduğu gibi bazı siyasi ve idari uygulamaların hukukiliği veya meşruluğu tartışmaya açıldığında, bu değerlendirme siyasal iktidar tarafından genel ve yerel hukuk esaslarına ve ussallığa göre bir etik değerlendirme olarak ele alınmamaktadır. Meşruluk sorgulamasına yanıt siyasal iktidarın kararlarıyla seçmenlerine sağladığı yararlar, geleneksel değerler ve la-ahlaki bireyselci / evcil kültürün mem’lerine atfen, (ki bunların bir kısmı doğrudan dine ve milliyetçiliğe ve hatta geleneksel patronaj ilişkilerinin işlevselliğine indirgenerek), yanıtlanmaktadır. Böylece zaten toplumun geniş bir kesiminde pek fazla karşılığı olmayan siyasal yolsuzluk olgusu geri plana atılmaya çalışılırken, dini ve milli kimlikler ve alışkanlıklarla, çıkar ilişkileri üzerinden iktidara desteğin sürdürülmesine özen gösterilir. Bu arada siyasal yolsuzlukları ortaya koyanların aslında halkın düşmanı olduğu, hainliği, mucrim oldukları vb. saptamalarla bu isnatların içini boşaltmak yoluna da gidilir.

Yönetimin mutlakiyetçi gücü, sınır tanımayan karar alma keyfiyeti, hesap vermeyeceği varsayımı, Türkiye’de genel olarak folklorik olarak inanıldığının tersine, güçlü devlete değil, siyaset bilimine göre, siyasal yolsuzluğa yol açar. Siyasal iktidarın suistimal edildiğini ve bunun önlenmesi için sınırlandırılması gerektiğini Montesquieu 1760’larda yayınladığı Kanunları Ruhu kitabında öne sürmüştür. Bu sav ABD Anayasası yapımcıları tarafından dikkate alınarak 1780’lerde yapılan ABD anayasasındaki başkanlık uygulamasında sınırlı iktidara sahip başkan modeli olarak, katı kuvvetler ayrılığı ile birlikte düzenlenmiştir. 19. yüzyılda bu sav İngiliz liberallerinden Lord Acton tarafından bir siyaset bilimi yasası olarak tanımlanmıştır: İktidar yozlaşır, mutlak iktidar mutlak olarak yozlaşır. Bu bilim yasası 2000’lerden itibaren sınanmış ve yanlışlanamadığı ortaya konulmuştur (Galinsky, Adam D. ve arkadaşları, Eylül 2003; Haslam, S. Alexander ve Reicher, Stephen D, Ekim / Kasım 2006; Keltner, Dacher ve arkadaşları, 2008; Lammers, Joris ve arkadaşları, Mayıs 2010; Okimoto, Tyler G.  and Brescoll, Victoria L, Temmuz 2010; Fang, Ferric C.  and Casadevall, Arturo, Mayıs / Haziran 2013; Schaarschmidt, Theodor, Mayıs / Haziran 2017).

Siyasal yolsuzluk hakkındaki bu farklılıklar uluslararası karşılaştırmalar yapıldığında ve bunlar uzun yıllar itibarıyla izlendiğinde daha da açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Transparency International tarafından yapılan ve yıllık raporlar halinde yayınlanan yolsuzluk algısı ölçümleri bize Türkiye’nin 1990’lardaki yarı – parlamenter, 2014 sonrasındaki yarı – başkanlık ve 2018 sonrasındaki neo-patrimonyal sultanizm rejimindeki başkanlık uygulamalarının yolsuzlukla ilişkisini de ortaya koymaktadır (bakınız Tablo 1). Rejim demokratikleşme yolundan ayrılınca Türkiye’nin dünyadaki yolsuzluk konusundaki algısı da 1995’teki 41 ülke arasındaki 29. sıradan, 2003’te 133 ülke arasındaki 77. sıraya, 2019’daki 180 ülke arasındaki 91. sıraya değişmiştir. 2002 – 2019 arasında yapılan Türkiye Seçim Araştırmaları ve ISSP saha taramalarında sorulan “Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en önemli sorun nedir?” sorusuna verilen yanıtlarda da denekler siyasal yolsuzluğu 2013 – 2014 yılları hariç pek de önemsemediklerini göstermektedir (bakınız Çizelge 1). Aynı yıllarda yapılan araştırmaların bazılarında ülkede yolsuzluk olup olmadığı sorulduğunda seçmenin üçte ikisine yakın kısmı olumlu yanıt vermişlerdir. Siyasal yolsuzluğun mevcut olduğu geniş bir kitle tarafından kabul edilmekte, ama bunun hayat pahalılığı, enflasyon, geçim sıkıntısı, işsizlik vb. ekonomik sorunlar, terör ve şiddet gibi sorunlara oranla önemsiz olduğunun düşünüldüğü görülmektedir. Unutulmamalıdır ki geniş seçmen kitlesinin la – ahlaki bireyselci kültüründe önemli olan kısa dönem kişisel veya evcil çıkarlarının tatminidir; bu çıkarların hukuki, ahlaki, adil v.b. yollardan temin edilip edilmediğinin, bu kültürdeki seçmen gözünde önem taşıdığını gösteren bir kanıta bugüne kadar rastlanmamıştır.  Bu seçmenler için önemli olanın kısa dönemli çıkar olarak görülen patronaj ilişkilerinin yarar sağlayacak şekilde çalışmasıymış gibi görünmektedir. Siyasal patronaj ilişkilerinin işlemesinde sorun çıkarsa, siyasal yolsuzluk da göze batmakta ve dillendirilmektedir; aksi takdirde umursanmayan bir sıradan olgu muamelesi görmektedir.

Tablo 1: Türkiye’nin Yolsuzluk Algısı (Dünya Yolsuzluk Algısı Araştırması Raporları, 1995 – 2019)

Yıllar    Puan    Sıra
1995    41    29
1996    35.4    33
1997    32.1    38
1998    34    54
1999    36    54
2000    38    50
2001    36    54
2002    32    64
2003    31    77
2004    32    77
2005    35    65
2006    38    60
2007    41    64
2008    47    58
2009    44    61
2010    44    56
2011    42    61
2012    49    54
2013    50    53
2014    45    64
2015    42    66
2016    41    75
2017    40    81
2018    41    78
2019    39    91
Kaynak: Transparency International, Yolsuzluk Algısı Yıllık Raporları (1995 – 2019

Tablonun yatay  eksenindeki değerler 2000’li yıllara tekabül etmektedir: “2” (2002), “7” (2007), “8” (2008), …, “15H” (2015 Haziran), “15K” (2015 Kasım), …, “19” (2019). Dikey ekseninde ise yüzde olarak Türkiye’nin en önemli sorununa “yolsuzluk” yanıtı verenlerin oranları bulunmaktadır. 2014 yılında bu oran %10’un üzerine çıkmış, ama genellikle %0 – %2 bandında seyretmiştir. Bu oranlar örneklem standart hata payı olan %2.5 – 2.8’den düşük olduğu için istatistiksel olarak %0’dan farklı olarak kabul edilemez.

Kaynak: Türkiye Seçim Araştırması (Ali Çarkoğlu – Ersin Kalaycıoğlu tarafından yürütülen Sabancı Üniversitesi ve Koç Üniversitesi tarafından desteklenen saha taramaları) ve 2008, 2013, 2014, 2015, 2017 ve 2018 International Social Survey Program (ISSP) Türkiye verilerden yararlanılmıştır.

Ersin KALAYCIOĞLU