Bugün Türkiye’de kendisini "yerli, millî ve milliyetçi" olarak görenlerin kurduğu cümlelere baktığımızda, karşımıza çıkan görünüm derin bir düşünsel yıkımdan ibarettir. Mangalda kül bırakmayan, vatan-bayrak dendi mi boş yiğitlik sözleriyle öne çıkan bu beylerin ağzından "sılayırahim" düşmüyor, "seneidevriyesi" diye çalım satıyor, "mütekabiliyet" diyerek derinlik taslıyorlar. Siyasi kazancı için Arapça ve Farsça kelime bağımlılığını dinî bir örtüyle pazarlayan İslamcı çevrelerin ne yaptığını anlıyoruz; nitekim onların zihin haritası zaten bu topraklara ait değil. Ancak ömrünü Türk milliyetçiliğine adadığını ileri sürenlerin bu iki dili böylesine körü körüne sahiplenmesini, bu zihinsel köleliği anlamakta zorlanıyoruz.
Şunu herkes kafasına kazısın: Bizim derdimiz başka milletlerin dilleriyle sığ bir kavga yürütmek değildir. Her dil, kendi milleti için kutsaldır ve saygıdeğerdir. Biz elin Arap'ının, Fars'ının ya da İngiliz'inin kendi diliyle kurduğu bağa karışmıyoruz; biz sadece kendi zihinsel hudutlarımızı, kendi egemenlik sınırımızı koruma derdindeyiz! Bizim kavgamız, Türkçenin egemenlik sahasının sefil bir umursamazlıkla başka dillere peşkeş çekilmesiyledir.
Eğri oturup doğru konuşalım: Bugün dilde sadeleşme ve öz Türkçe kelimelere sahip çıkma noktasında, kendisini milliyetçi saymayan kimi çevrelerin sergilediği tutarlılık, milliyetçiyim diyenlerden katbekat daha yerli, daha duru bir duruş ortaya koymaktadır. Bu, öz yurdunda dilini unutan milliyetçi çevreler için utanç verici bir geçmiş tespiti, acı bir özeleştiridir.
Bu zihinsel tutulmanın en belirgin, en acınası kanıtı ise kurum tabelalarımızdır. Biz Arapçanın durağan ve donmuş bir teraziden ibaret olan "adl" kökünden gelme "adalet" kelimesini aldık, kutsal bir sığınak gibi sarılıp tuttuk "Adalet Bakanlığı" kurduk. O günden beri de o soğuk binaların koridorlarında adaleti arayıp duruyoruz ama bir türlü bulamıyoruz. Kendi kök hücrelerimizi çöpe attık. Bizim öz be öz kendi dilimizden fışkıran *"türe"miz, *"töre"*miz vardı. Kökü *"türemek"**ten gelirdi. Türk’ün töresi, mekanik bir bölüşmeyi çoktan aşan; zamana, mekâna, coğrafyaya ve çağın ruhuna göre sürekli kendini yenileyen, yaşayan canlı bir düzen demekti. Biz o canlı varlığı katledip binalara hapsedilmiş sömürge kavramlarına sığındık.
Bununla da yetinmedik; elimizde pırıl pırıl "yer", "yerleşim", "yerleşke" gibi o alanı bizzat yurt edindiğimizi, oraya kök saldığımızı haykırıp duran nefis kelimelerimiz varken, kalktık yeni yükseköğretim alanlarına, devlet yapılarına inatla "külliye" demeye başladık. Soruyorum: Yerli ve millî olmak, kendi öz köklerini dışlayıp geçmişin ibadethane merkezli, bugünün dünyasıyla uyuşmayan kavramlarıyla ekleme yapmakla mı olur? Kendi kelimeni terk edip dışarıdan kavram alarak millîlik taslamak, düşünsel bir köksüzlük değilse nedir?
Dil, bir milletin var olmasının tek ve mutlak koşuludur. Bakınız, devletin çatısına "Millî Eğitim Bakanlığı" dedik; çünkü biliyoruz ki bir milletin zihin inşasında eğitim ve öğretim paralel gitmek zorundadır. Eğittiğiniz insana evrenin kurallarını kendi öz dilinizle öğretmezseniz, o zihni millî kılamazsınız. İşte bu yüzden Atatürk, Türk çocuğunun zihni yabancı kavramların sömürgesi olmasın diye oturup bizzat Geometri kitabı yazmış, geometrik şekillere Türkçe isimler vermiştir. Müselles yerine üçgen, zaviye yerine açı, hutut-ı müvaziye yerine paralel diyen o kurucu irade, bize en büyük milliyetçilik dersini vermiştir. Çünkü değişmez ve sarsılmaz kural şudur: Siz bu dünyayı ve evreni Türkçe kelimelerle seslendirdiğiniz, ona Türkçe terimlerle can verdiğiniz oranda Türksünüz!
Kendi dilinizle dünyaya isim veremiyorsanız, başkasının kurduğu bilgi dünyasında sömürge olunursunuz. Sanatın, düşüncenin, bilimin belleğimize işlenmesini sağlayan, o kutsallaşan değerleri asıl kutsal yapan şey dilin onlara yüklediği anlamlardır. Siz kendi dilinize bu kadar yabancılaşmışken, içerideki ayrılıkçı odakların yerelde başlattıkları başka dillerde konuşma ve yazma sevdalarındaki sinsi tehlikenin farkında bile değilsiniz. Karşı taraf, dil üzerinden yürütülen küçük bölge milliyetçiliğinin toplumu ayrıştırmadaki kurucu gücünü çok iyi biliyor. Oysa o yapay, toplama dilleri aradan çıkarın, geride bölücülüğe zemin hazırlayacak hiçbir yapısal malzeme kalmaz. Bölücü yapılar dili bir silah gibi kullanıp zemin kurarken, bizim milliyetçilerimiz Türkçenin egemenlik gücünü sefil bir umursamazlıkla seyrekleştiriyor.
Oysa Türkçe hafife alınacak, kenara atılacak bir dil değildir. Dünyayı ve nesneleri anlamlandırmada kendi kök hücreleri olan devasa bir dehadır. Arapça "hürriyet" kelimesi köle olmamayı, yani dışarıdan bir gücün sana bağışladığı durumu anlatırken; bizim "özgürlük" kelimemiz doğrudan insanın kendi *"öz"*ünden gelir. Yani Türkçe der ki: Bağımsızlık sana birinin lütfu değildir, senin kendi varlığının gereğidir. Keza bir şeyi depolamaktan gelen "hafıza" yerine, toprağı işlemek gibi zihni işlemekten gelen "bellek" der Türkçe. Biz sadece yapılardan ibaret bir kent kültürü kurmadık; yerleşik hayata geçen Uygurlardan esinlenip insanca yaşamayı "uygarlık" diye anlattık.
Dil, bir milletin insanlık dünyasındaki biricik görüntüsüdür. Sen o aynayı ne kadar yabancı kelimelerle bulandırırsan, dünyadaki görüntün de o kadar silikleşir. Büyük şairimiz Dağlarca'nın o meşhur şiirinde Atatürk’ün dil ülküsüne selam çakarak dediği gibi; Türkçe öyle bir sanattır ki aleve "utan" der, suyla birlikte akmayı diler, o canından kutlu bildiği yurdunu asırlar boyu savaşla, ölümle, ağıtla ilmek ilmek örer. Türkçe, tam da Abdurrahim Karakoç’un o muhteşem mısralarında haykırdığı o kutlu davanın, o büyük uyanışın sesidir:
"...Yolcu düzde yürür, su akar yolda,
Bir gün her tarafta bayrak tutuşur.
Zulüm duman duman çekilir gider,
Gönül sarayında alevler tüter,
Alev utanır da toprak tutuşur."
İşte suyla birlikte akan, alevin bile karşısında utandığı o imanla toprağı vatana dönüştüren o "sevdalı dil" Türkçedir. Biz bu muazzam sığınak dilimizi bırakıp kime, neye özeniyoruz? Bugün sadece Doğu’dan gelen kelimelerle değil derdimiz; bir de televizyonlardan, büyük iş merkezlerinden üstümüze yığılan Batı’nın "tanıtım"ları, "ölçüt"leri, "işe koyulmak"ları var. Arapça kelimeyi eleştirip yerine İngilizcesini koyunca yenilikçi olmuyorsun, sadece sömürgecini değiştiriyorsun. Doğu'nun dilsel köleliğinden kaçıp Batı'nın sömürge ağlarına takılmak millîlik değil, sadece efendi değiştirmektir.
Bizler hep sonradan var edilen kutsalların peşinde koşup duruyoruz. Oysa gözden kaçırdığımız mutlak bir gerçek var: Ülkeyi, dini, insanı ve bizzat yaşamı zihnimizde kutsallaştıran tek güç dildir! Dil kutsallaşmadan din kutsallaşmaz! Başta dinimiz olmak üzere bütün kutsallarımıza saygımız Türkçe’ye saygımız ile başlar ve bu değerler Türkçe ile hak ettiği değeri bellekte ve gönülde alır. Eğer biz Türkçeyi kutsallık tahtına oturtamazsak, inandığımız dinin evrensel iletilerini değil, o dini bize taşıyan ya da dilde üzerimizde baskı kuran milletlerin kendi yaşam biçimini kutsallaştırmış oluruz. Burada kurucu sınır şudur: Evrensel bir inancın yüce mesajı ile bir kavmin yerel kültürü asla birbirine karıştırılamaz. Örneğin Arapçayı kutsallaştırırsanız, savunduğunuz din İslamiyet’in evrensel ahlakı değil; Emevi Arap dini ya da Pers kültürü olur. Dini kendi dilinden koparıp yabancı bir ırkın tekelinde kutsallaştıran zihniyet, o inancı büyütmez; aksine onu sömürge kamçısına dönüştürür. Dilini sömürgeleştirmiş bir toplumun dini de vatanı da sömürgeleşmeye mahkûmdur.
Kuşkusuz bizler dilbilimci değiliz. Akademik kürsülerden teknik reçeteler sunma iddiasında da bulunmuyoruz. Bizler, bu vatanın zihnini kemiren, geleceğini başkalarına bağımlı kılan yakıcı bir sıkıntıyı çıplak gözle görüyor ve haykırıyoruz. Bizim buradaki tek amacımız, bu büyük tehlikeye dikkat çekmektir. Asıl bundan sonrası, konunun uzmanlarının, dil felsefecilerinin ve bilim insanlarının bu varoluşsal meseleye el atmalarını; bu zihinsel uçuruma karşı acil barikatlar kurmalarını gerektiren bir tarihsel ödevdir.
Yeni bir çağın eşiğindeyiz. Eğer gerçekten bu ülkeye, bu kültüre bir gelecek kuracaksanız dünyayı Türkçe okumak, Türkçe değerlendirmek, gizli düşünce kalıplarından sıyrılıp Türkçe temellendirmek bir lütuf değil, yaşamsal bir zorunluluktur. Türk milliyetçileri olarak topluma parmak sallayıp "kırmadan dökmeden uyarma" masallarını bir kenara bırakmalıyız. Bu edilgen ve ürkek dille hiçbir cephe kazanılamaz. Önce kendimiz düzgün, duru, yaşayan bir Türkçe konuşarak bu cehalete set çekmeliyiz. Bilimde, sanatta, düşüncede ve teknolojide bizzat Türkçe üretmek zorundayız. Kültürel savaş dilde kazanılır.
Ya o baskın dilleri ve sömürge kültürleri bize dayatanların inanç kalıplarını kökünden kıracağız ya da kendi öz yurdumuzda uzaktan kumandalı mankurtlar olacağız! Geleceği Türkçe yazmadığımız, dilin o kutsal anlamlarına sahip çıkmadığımız sürece, yaptığımız milliyetçilik içi boşaltılmış bir tabeladan, kof bir övünçten öteye geçmeyecektir.
Abdullah Alagöz