Cumhuriyet'in İkinci Yüzyılında Türkiye İçin Yeni Bir Devlet Kapasitesi

Merkez Ülke Doktrini bir dış politika metni değil; hukuk, demokrasi, ekonomi, eğitim, teknoloji ve diplomasiyi aynı stratejik çerçevede buluşturan bir devlet vizyonu olarak ele alınmalıdır.

Tarih, bazı milletlere büyük coğrafyalar, bazı milletlere büyük fırsatlar sunar. Daha az sayıdaki millete ise hem büyük coğrafyalar hem de büyük sorumluluklar yükler.

Türkiye, tarih boyunca bu üçüncü kategoride yer aldı.
Üç kıtanın kesişim noktasında bulunan; Karadeniz'i Akdeniz'e, Avrupa'yı Asya'ya, Kafkasya'yı Orta Doğu'ya bağlayan bu coğrafya, yalnızca bir vatan değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin bileşim alanıdır.

Ankara Yüzyılı Mı?
Ankara Yüzyılı Mı?
İçeriği Görüntüle

Ancak tarih bize bu büyük fırsatlar yanında önemli de bir ders vermektedir:
Jeopolitik avantaj, onu doğru yönetecek bir kurumsal devlet kapasitesi olmadığında kolaylıkla jeopolitik kırılganlığa da dönüşebilir.

Bugün Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye'nin önündeki asıl mesele, yalnızca daha güçlü bir ekonomi kurmak veya daha gelişmiş savunma sistemleri üretmek değildir.
Asıl mesele; bütün bu alanları aynı stratejik hedef doğrultusunda birleştirecek yeni bir devlet paradigması geliştirebilmektir. Ben buna Merkez Ülke Doktrini diyorum. Bu doktrin, bir yayılma veya nüfuz alanı oluşturma projesi değildir.

Aksine; Türkiye'nin bulunduğu coğrafyanın sunduğu doğal avantajları hukuk, demokrasi, diplomasi, ekonomi, bilim ve güvenlik ekseninde değerlendirerek istikrar üreten ve bir rol modeli merkez ülke hâline gelmesini hedefleyen bir devlet vizyonudur.

Merkez ülke olmak, herkesle aynı anda kavga etmek değildir. Herkesle aynı anda konuşabilmektir. Merkez ülke olmak, her krizin tarafı olmak değildir. Krizlerin çözümünde güvenilen aktör olabilmektir.
Merkez ülke olmak, yalnızca askerî güç sahibi olmak değildir. Ekonomik güven, hukuki öngörülebilirlik, demokratik çoğulculuk, bilimsel üretkenlik ve diplomatik itibarı aynı potada eritebilmektir.

Bu nedenle yeni devlet kapasitesinin İLK ŞARTI, güçlü kurumlardır. Kurumların güçlü olmadığı yerde devlet, kişilere bağımlı hâle gelir. Oysa büyük devletler, güçlü liderlerden önce güçlü kurumlar inşa edebilmiş devletlerdir.

İKİNCİ ŞART, hukukun üstünlüğüdür.
Yatırımın, bilimin ve nitelikli insan kaynağının kalıcı olduğu ülkeler, yalnızca ekonomik teşviklerle değil; öngörülebilir hukuk düzeniyle güven üretirler.

ÜÇÜNCÜ ŞART, bilgi ve teknoloji egemenliğidir.
Bu yüzyılda jeopolitik üstünlük yalnızca kara, deniz ve hava gücüyle değil; veri, yapay zekâ, siber güvenlik, uzay teknolojileri ve yarı iletkenler gibi alanlarda elde edilen kapasiteyle belirlenecektir.

DÖRDÜNCÜ ŞART ise çok katmanlı diplomasidir. Türkiye; Batı ile ilişkilerini sürdürebilen, Türk dünyasıyla bağlarını güçlendiren, Orta Doğu'da istikrarı destekleyen, Afrika ve Asya ile ekonomik ortaklıklar geliştirebilen dengeli bir diplomasi anlayışını kurumsallaştırmalıdır.
Çünkü merkez ülke olmak, tek bir eksene yaslanmak değil; farklı eksenler arasında güvenilir bir denge kurabilmektir.

BEŞİNCİ ŞART ise; belki de en önemlisidir:
Entelektüel kapasite.
Bir ülkenin geleceğini yalnızca siyasetçiler belirlemez. Akademisyenler, bilim insanları, hukukçular, mühendisler, girişimciler, sanatçılar ve düşünce insanları; devletin uzun vadeli kurumsal aklını inşa eden görünmez mimarlardır. Fikir üretmeyen toplumlar, başkalarının ürettiği stratejilerin uygulayıcısı olmaktan kurtulamazlar.

Bu nedenle Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye'nin en büyük yatırımı yalnızca altyapıya değil; insan sermayesine ve düşünce üretimine yapılmalıdır.
Çünkü yeni yüzyılın en değerli doğal kaynağı petrol değil, nitelikli insan olacaktır.

SONUÇ: Eğer Coğrafya Kaderse;
Merkez ülke iddiası da gelecek vizyonudur.
Türkiye'nin coğrafi konumu değişmeyeceğine göre;
Değişecek olan, bu coğrafyayı hangi vizyonla yorumladığımızdır.

Eğer Türkiye jeopolitiğini yalnızca tehditler veya güvenlik paradigması üzerinden okursa, sürekli korku ve tehdit üreten, savunmada kalan bir ülke olur.
Eğer aynı jeopolitiği fırsatlar üzerinden okuyabilirse de; güvenlik, ticaret, enerji, teknoloji ve diplomasi arasında köprü kuran bir merkez ülke hâline gelebilir.

Cumhuriyet'in ikinci yüzyılı, belki de tam bu nedenle yalnızca yeni bir zaman dilimi değil, yeni bir demokratik hukuk devleti inşa etme fırsatıdır.

Merkez Ülke Doktrini, Türkiye'nin dünyaya hükmetme iddiasının değil; yeni küresel paradigmanın, oyun kurucu yumuşak gücü olarak kendi coğrafyasının hakkını verme iradesinin adıdır.

Çünkü gerçek büyüklük ve MERKEZ ÜLKE olmak demek daha fazla güç sahibi olmakta değil; bulunduğu coğrafyada daha fazla güven, daha fazla hukuk, daha fazla demokrasi, daha fazla refah ve daha fazla istikrar üretebilmek demektir.

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü