Uluslararası ilişkilerde bazen yaşananlar kadar, yaşanması muhtemel senaryolar üzerine düşünmek de önemlidir. Bu nedenle aşağıdaki değerlendirmeler kesin bilgilerden ziyade, ideolojik tercihler dışında ve mevcut jeopolitik eğilimler üzerinden yapılmış kişisel stratejik okumalardır.
2021 NATO Zirvesi'nde kabul edilen yeni stratejik konsept, Soğuk Savaş sonrası dönemin sona erdiğini açık biçimde ortaya koydu. Rusya artık yalnızca rakip değil, Avrupa güvenliği açısından doğrudan tehdit olarak tanımlandı. Aynı belgede ilk kez Çin'in yükselişi de küresel güvenlik açısından sistemik bir tehdit ve bir meydan okuma olarak değerlendirildi.
Bu iki tespit, aslında NATO'nun önümüzdeki on yıllardaki dönüşümünün de işaret fişeğiydi.
Diğer taraftan ABD açısından farklı bir gerçeklik de bulunuyor:
NATO'nun askerî ve mali yükünün büyük bölümünü (%71) uzun yıllardır Washington üstlenmektedir. Ancak Amerikan kamuoyu ve strateji çevrelerinde giderek güçlenen anlayış, küresel liderliğin devam etmesi fakat bunun daha düşük maliyetle yürütülmesi gerektiği yönündedir.
Acaba bunun yolu, NATO'nun görev ve sorumluluklarını bölgesel düzeyde yeniden organize etmek olabilir mi?
Bugün resmi olarak böyle bir karar bulunmasa da, yeni küresel denge arayışı ve jeopolitik eğilimler bizi böyle bir ihtimali tartışmaya davet ediyor.
Belki de geleceğin NATO'su tek merkezden yönetilen devasa bir güvenlik örgütü olmaktan ziyade, birbirini tamamlayan bölgesel güvenlik kümelerine dönüşebilir.
Örneğin;
Avrupa ve Akdeniz güvenliğinde Almanya, Fransa ve İtalya'nın daha fazla mali ve güvenlik sorumluluğu üstlendiği bir yapı,
Orta Doğu'nun ontolojik tehdit algılarına karşılık gelecek ve güvenlik mimarisini yönetecek ikincil bir bölgesel yapı,
Türk Cumhuriyetleri ve Merkez Asya ekseninde şekillenen ve Rusya'nın etkisini azaltacak üçüncü bir güvenlik kuşağı...
Bunların tamamı yine NATO'nun ortak stratejik şemsiyesi altında faaliyet gösterebilir.
Böyle bir model gerçekleşirse, ABD küresel liderliğini korurken mali yükünü azaltabilir; müttefikler ise kendi bölgelerinde daha fazla inisiyatif üstlenebilir.
Bu senaryoda dikkat çekici ülkelerin başında ise hiç kuşkusuz Türkiye gelir.
ÇÜNKÜ TÜRKİYE;
Avrupa'nın,
Akdeniz'in,
Karadeniz'in,
Kafkasya'nın,
Orta Doğu'nun,
Türk Dünyası'nın aynı anda ortak kesişim noktasında bulunan tek NATO ülkesidir.
Dolayısıyla Türkiye oluşabilecek bölgesel güvenlik mimarilerinin neredeyse tamamıyla doğrudan temas kurabilecek benzersiz avantajlara ve jeopolitik bir konuma sahiptir.
Eğer dünya gerçekten daha modüler ve bölgesel güvenlik sistemlerine doğru evriliyorsa, Türkiye yalnızca NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip bir ülke değil; aynı zamanda yeni güvenlik mimarisinin düğüm noktası olabilecek stratejik bir aktöre de dönüşebilir.
Belki de Ankara'da yapılacak zirveler bundan sonra yalnızca yeni kararların açıklandığı toplantılar değil, yeni küresel düzenin zihinsel laboratuvarları olacaktır.
Elbette bunların hiçbiri bugün için kesinleşmiş gerçekler değildir. Başlarken de "fikir jimnastiği" dedik zaten.
Ancak stratejik düşünce, yalnızca yaşanan olayları analiz etmek değil; mevcut eğilimlerden hareketle geleceğin olası senaryolarını tartışabilmektir.
Belki de önümüzdeki yıllarda konuşacağımız mesele, NATO'nun genişleyip genişlemeyeceği değil; NATO'nun kendi içinde bölgesel olarak nasıl yeniden örgütleneceği olacaktır.
"Fikir jimnastiği" niyetiyle başladığımız yazıya konu yeni NATO örgütlenmesinin Türkiye'ye yansımalarını siyasi, ekonomik, hukuk ve demokrasi yönüyle tartışmak da ilginç olmaz mı?
Bir sonra ki yazıda devam edelim...
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü





