İngiliz işgalindeki İstanbul’da üstü kapatılan suikast! İngiliz işgalindeki İstanbul’da üstü kapatılan suikast!

Milliyetçilerin büyük dramıdır bu: Türkiye'de insanların büyük bir kısmı 'politik kimlik' sorusuna 'milliyetçi' cevabını verirken, 'milliyetçilik' siyasî temsilde aynı oranda karşılık bulmuyor…

Milliyetçiliğin toplumda kapladığı alanla, 'siyasî temsil'de veya 'yöneten siyaset'te kapladığı alan arasında korkunç bir orantısızlık var… 
Yetersizlik, kalitesizlik, liyakatsizlik, şuursuzluk, güvensizlik, iradesizlik, akılsızlık vs… Gerekçeler tartışılabilir ama bu tartışma sonucu değiştirmeyecek… Toplumdaki 'en büyük güç', sıra ülke yönetimine geldiğinde yine 'en silik güç' olarak kalacak…
*
Milliyetçiler açısından değişmeyen bu dram, bir iç isyanı gerektiriyor aslında… Nerede olursa olsunlar, neden masalarda başrollerde değil de hep 'yancı' konumundalar? Neden 'karargâh'ın asıl söz sahibi makamlarda değil de sürekli 'destek hizmetleri'nde tutunuyorlar veya tutuluyorlar?
Böylesine devasa toplumsal rezerv varken, milliyetçilik neden 'ihtiyaç halinde başka yapılarda fon görevi'ne rıza gösteriyor da kendisi ülke mukadderatına el koyacak iradeyi gösteremiyor?

Bu sorulardan rahatsız olmayan, kendine biçilmiş rolün sınırları içinde afiyetle kalan ve muktedirlerin menfaat kuyularına inzibatlık yapan milliyetçi siyaset, gerçekten siyaset midir? 'Haddini bilen' ve o haddi başkaları tarafından çizilen milliyetçilik, gerçekten milliyetçilik midir?

Uzun yıllar önce yine bu sütunlarda şu notu düşmüşüm: "Milliyetçilik daha çok 'tehlike' anında hissedilir ve harekete geçer… Milletler 'düşman'ın artan tehdidi karşısında bu duyguya sarılırlar... Doğrusu milliyetçilik 'rahat zamanlar'ın ve 'gevşekler'in ideolojisi değildir... Doğaldır ki, tasfiye, parçalanma veya 'devletine ortak edinme' tehdidi altındaki günümüz Türkiye'sinde milliyetçiliğin yükselmesi, bu yükselişin de siyasî tabloya yansıması gerekir..."
Aradan yıllar geçti ve pek bir şey değişmedi… 'Beka problemi' siyasette en büyük tartışma alanlarından biri olmasına rağmen, 'belirleyici olmak' şöyle dursun, milliyetçi siyasetin 'yancı' rolü ortadan kalkmadı… Milliyetçilerin parlamentoda temsili bile diğer siyasî aktörlerin onlara göstereceği şefkate, himmete ve 'uygun gördüğü pay'a bağlı!..

Trajediye bakar mısınız? Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu felsefesi milliyetçilik… İnsanların 'politik kimlik' tanımında açık ara birinci kimlik milliyetçilik… İş mecliste temsile geldiğinde korkunç bir orantısızlık…

Milliyetçiliği 'düşman' gören ama 'mevsimlik işçi' olmasına itiraz etmeyenler daha kârlı!.. Milliyetçiliği 'şeytanın ideolojisi' olarak niteleyenler, milliyetçilerden seçmen topluyor!.. Milliyetçiliği, 'insanlık düşmanı' veya 'faşizm' olarak yaftalayanlar daha belirleyici!..
Sayıca bu kadar üstün olup uygulamada bu kadar ezik kalmak, tarif edilemez bir dram…
Oysa olması gerekeni 'sivil milliyetçilik'ten hatırlatalım: İlgi sahası sadece 'güvenlik'le sınırlı olmayan, yönetme yeterliliği konusunda rüşt ispatına ihtiyaç duyulmayan, mensuplarının samimiyetine olduğu kadar birikimine de saygı duyulan milliyetçilik...
'Millî devletin jandarması' olan değil, o millî devleti yönlendiren ve jandarmayı da tayin eden milliyetçilik... Sadece 'vatan uğruna ölme iradesi' değil, o 'vatanı yönetme kapasitesi' de takdir edilen milliyetçilik...
Yönlendirilen değil, yönlendiren milliyetçilik... Hâkim güçlerden renk alan değil, renk veren milliyetçilik... Devleti yönettiğini zanneden değil, gerçekten yöneten milliyetçilik...
*
Bu konuda 14 Mayıs ve 31 Mart seçimlerden sonra hiç olmadığı kadar radikal konuşmak ve davranmak durumundayız… 'Kendi derdine hapsolmuş' milliyetçilerin ve milliyetçiliğin geleceği için…

Muzaffer Kılıç YGB

Editör: Kerim Öztürk