Bazı insanlar isimleriyle değil, isimlerinin arkasına sakladıkları değerlerle hatırlanırlar. Nurettin Topçu da öyleydi. Onu büyük yapan diplomaları, kitapları ya da kürsüleri değildi. Onu büyük yapan, bütün başarılarının önüne “milletim” kelimesini koymasıydı.
Yıl 1934. Yer: Paris. Sorbonne Üniversitesi’nin asırlık taş duvarları arasında tarihî bir gün yaşanıyordu. Genç bir Türk ilim adamı, yıllarını verdiği tezini dünyanın en ağır jürilerinden birinin karşısına çıkarıyordu. Salon tıklım tıklımdı. Fransız profesörler, Avrupalı akademisyenler, ilim erbabı… Herkes dikkat kesilmişti.
Ama o kalabalığın içinde bir boşluk vardı. O boşluk memleket kokuyordu. Onu yetiştiren toprakların resmî bir temsilcisi yoktu salonda. Sıralar arasında sadece bir isim vardı: Halide Edip Adıvar. Gözleri dolu dolu genç adamı dinliyordu. Çünkü kürsüde konuşan sadece Nurettin Topçu değildi. Onun sesinde Yunus’un nefesi, Fatih’in iradesi, Çanakkale’de toprağa düşen bir askerin duası vardı. O gün Sorbonne’da bir millet konuşuyordu.
Savunma bitti. Jüri başkanı ayağa kalktı. Alkışlar uzun sürdü. Ardından geleneksel teklif sunuldu: “Beyefendi, büyük bir başarı gösterdiniz. Size bir ödül takdim etmek isteriz. Altın bir kol saati, Amerika’ya bir seyahat, ya da İskandinav ülkelerine bir gezi…”
Bu teklifler herhangi bir genç için hayaldi. Ama Nurettin Topçu’nun gözü hiçbirinde değildi. Çünkü onun gönlünde şahsi bir arzu yoktu. Yıllardır taşıdığı tek dert vardı: “Ben kimin adını taşıyorum?”
Sessizce ayağa kalktı ve sordu:
“Başka bir teklifiniz yok mu?”
“Hayır” dediler.
“O halde müsaade ederseniz ben bir şey isteyeceğim” dedi. Ve sonra bütün salonu susturan cümleyi kurdu:
“Yirmi dört saat boyunca Türk bayrağının Sorbonne’un gönderinde dalgalanmasını istiyorum.”
O anda salonda bir şey değişti. Çünkü orada oturanlar bir gencin ödül isteğine değil, bir millet evladının vefa borcuna şahit oldular. O, kendisi için bir saat istemedi. Zamanı temsil eden sancağını istedi. Kendisi için bir gezi istemedi. Adının Avrupa’nın göbeğinde anılmasını istedi. Kendisi için bir hatıra istemedi. Yedi düvele karşı “Ben buradayım” diyen bir şeref nişanı istedi.
Rivayet odur ki talebi kabul edildi. Ertesi sabah Paris’in göbeğinde, ilmin kalbinde Ay-Yıldızlı Al Bayrak göndere çekildi. O bayrak artık sadece bir kumaş değildi. Erzurum’da bir ananın gözyaşıydı. Sakarya’da bir askerin son nefesiydi. Kayseri’de bir hocanın duasıydı. Yüzyılların yükünü sırtlayan bir milletin haysiyetiydi.
İşte Nurettin Topçu’nun bütün hayatı o 24 saate sığdı. O, yaşadığı her yerde kendini değil temsil ettiği değeri öne çıkardı. Makam isteseydi alırdı. Şöhret isteseydi yakalardı. Ama o hep aynı şeyi seçti: Mesuliyet. Hizmet. Millet sevgisi.
Onun ahlakında büyüklük “ne kazandığınla” değil, “ne için vazgeçtiğinle” ölçülürdü. Kendisine sunulan her menfaati geri çevirip yerine milletinin adını koydu.
Bugün o hadise bize şunu fısıldar: Bir insan kendi adını büyütmeye çalışırsa adı unutulur. Ama milletini yüceltmeye çalışırsa, adı da milletiyle birlikte büyür.
Bayrağın gölgesinde duran o mütevazı adam, bayraktan kuvvet almadı. Bayrağa mana kattı.
Ve biz onu, işte o yüzden unutmadık. Çünkü o, başarısını kendine değil, bir millete armağan eden ender insanlardandı.
Prof. Dr. Zekayi Özdemir

