Sabri Şenel yazdı...
TÜİK’in nüfus istatistiklerine göre, en çok göç veren ve nüfusu azalan iller sıralamasında Gümüşhane yine ilk sırada yer aldı. Öte yandan, en çok maden arama izni verilen iller sıralamasında %93 gibi korkunç bir oranla Gümüşhane’nin bulunması, şehir adına ikinci bir rekor oldu! Maalesef rekorlar ili haline geldik. Sahi, Gümüşhane bunu hak etti mi?
Gümüşhane, çeyrek asra varan bir süredir iktidara ve Cumhur İttifakı’na en çok destek veren illerin başında gelmektedir. Bu büyük, istikrarlı ve sadık desteğin karşılığı, böylesi bir ekonomik ve sosyal mahrumiyet olmamalıydı. Siyaset üstü olan bu durum; iktidara oy veren vermeyen tüm hemşehrilerimizin üzerinde hassasiyetle kafa yorması gereken, sosyal ve insani bir sorumluluk görevidir.
Şehrin siyasetçileri (başta iktidar ve muhalefet temsilcileri), il içi ve il dışı STK’lar, akademik çevreler, yerel basın, Gümüşhane Üniversitesi ve kamu bürokratları; sorunların tespiti ve çözüm yolları konusunda siyaset üstü ortak bir akılla hareket etmeli, birlikte çözümler üretmelidir. Hepimiz sorumluluk derecemize göre bu meseleye kafa yormalıyız. Kısır polemiklerle, argo bir dille konuyu tartışmak; kırıp dökmek, sataşmak ya da olumsuzlukları halının altına süpürerek sorunu görmezden gelmek hiç kimseye bir şey kazandırmaz.
Dünyanın ya da ülkenin neresinde olursak olalım; iş insanı, siyasetçi, akademisyen, bilim insanı, şair, yazar veya aydın olarak aklımız ve gönlümüz mutlaka ata topraklarımızda olmalıdır. Şehrin vizyonu yenilenmeli; akıl ve bilimin ışığında yeni bir duruş ve yol haritası çizilmelidir. Bu gidişata dur demek, tersine göçü özendirmek ve şehri hemşehrilerimiz için nasıl yeniden bir cazibe merkezi haline getirebileceğimiz sorusuna doğru cevaplar bulmak zorundayız.
TARİHİN TEKERRÜRÜ: 1461'DEN BUGÜNE DEĞİŞEN EKOLOJİ
Bugün Gümüşhane; yeterli yatırım yapılmadığı, istihdam imkânları sınırlı ve kısıtlı olduğu için göçe mecbur ve mahkûm edilmiştir. Gümüşhane’nin önüne "kaçınılmaz bir kader" gibi koyulan bu kara yazgıyı anlamak ve değiştirmek için aslında kentin çevre tarihine (environmental history) bakmak gerekir.
Tarihsel belgeler incelendiğinde görürüz ki; 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet Trabzon seferine giderken ordusuyla bu bölgeden geçmiş, dönemin tarihçileri Harşit Vadisi ve çevresinin ordunun ilerlemesini engelleyecek kadar gür, balta girmemiş ormanlarla kaplı olduğunu yazmıştır. Yani Gümüşhane, aslında yemyeşil bir coğrafyaydı.
Ancak 16. ve 17. yüzyıllarda madenciliğin zirve yapmasıyla, yer altı tünellerinin tahkimatı ve en önemlisi gümüşü saf hale getiren devasa "cevher eritme ocakları" için yüz binlerce ton odun yakıldı. Yakındaki ormanlar bittikçe dağlar hızla çölleşti. Öyle ki, 1701 yılında şehri ziyaret eden dünyaca ünlü Fransız botanikçi ve seyyah Joseph Pitton de Tournefort, seyahatnamesinde Gümüşhane (Argyropolis) için şu sarsıcı notu düşmüştü:
"Maden ocaklarının eritme fırınlarında o kadar çok odun yakılmış ve bitki örtüsü öyle bir tahribata uğramış ki, gece konakladığımızda yakmak için birkaç dal parçası bile bulamadık. Dağlar tamamen çıplak kalmış."
Bugün eski yerleşim yeri olan Süleymaniye Mahallesi civarındaki o karakteristik, ağaçsız ve çıplak dağ görüntüsü; yüzyıllar önce imparatorluğun hazinesini doldurmak için feda edilen o muazzam ormanların bıraktığı acı bir mirastır.
DÜNÜN BALTASI, BUGÜNÜN SİYANÜRÜ: VAHŞİ MADENCİLİK TEHDİDİ
Dün sadece gümüşü eritmek uğruna koskoca bir coğrafyanın ormanları yok edilip dağlar kel bırakılmıştı. Bugün ise aynı dağlar bu kez siyanürle, dinamitle ve modern makinelerle, yani "vahşi madencilikle" tamamen insansızlaştırılma ve geri dönülemez bir ekolojik felaket tehdidiyle karşı karşıyadır. İşte bu noktada ciddi endişeler taşıyoruz. Vahşi madencilik şehri daha da boşaltacak ve göç konusunda yıllarca açık ara önde gitmemize neden olacaktır.
Gümüşhane’nin dik yamaçlarında yağmur ve kar sularıyla beslenerek hırçınlaşan Harşit ve Kelkit çayları, maden işletmeciliğinin siyanür ve benzeri kimyasal atıklarını vadiler boyunca süratle taşıyacak; bitki, hayvan ve insan sağlığını olumsuz etkileyecek felaketlere yol açacaktır. Geçici maden istihdamı, şehrin işsizlik sorununu asla çözemez. Devletimiz, şehirdeki bu kontrolsüz madencilik faaliyetlerinden feragat etmeli; şehre daha kalıcı, insani ve çevre dostu istihdam fırsatları sağlamalıdır. İstihdam, ekmek ve aş parası elbette baş tacıdır; ancak bunun sonucu şehri bir enkaz haline getirecekse durup düşünmek gerekir. Kaldı ki, madencilikten kamunun aldığı payın, meydana gelecek doğal bir felaketin külfetini karşılaması imkânsızdır. Vahşi madenciliğin olduğu yerde turizm olmaz, insan kalmaz; hayvancılık, yaban hayatı ve ilin eşsiz florası korkunç zararlar görür.
POTANSİYEL VE GERÇEKLİK: ŞİFA DİYARINDA PAHALILIK REKORU
Oysa Gümüşhane doğası, havası, suyu, tarihi ve kültürel mirasıyla adeta doğal bir hastane gibidir; iç ve dış sağlık turizmi açısından potansiyel bir şifa diyarıdır. Ülkenin en çok yaylasına sahip olan illerinden biri olmamızın yanı sıra, Giresun ve Trabzon gibi komşu illerin bazı yaylaları bile Gümüşhane sınırları içindedir. Tarım, hayvancılık, organik tarıma dayalı turizm potansiyeli, beslenme kalitesi, hava ve su kaynakları açısından en şanslı illerden biri olmamıza rağmen, pahalılık açısından sanırım rekor yine bize aittir.
Vatandaşlarımızdan fiyatların yüksekliği konusunda çok ciddi şikâyetler alıyoruz. Sahi, bu şehirde kaliteli ve ucuz olan hangi tarım veya hayvancılık ürünü var? Geçenlerde Gümüşhane’de bir markete girdim ve "Gümüşhane’ye ait yerli bir ürününüz var mı?" diye sordum, "Yok" dediler. Yeterli üretimin olmadığı yerde pahalılık kaçınılmazdır. Şehrin pestil ve köme sektöründeki saygın müteşebbislerini bu durumdan istisna tutuyor ve alkışlıyorum. Ancak bu ürünler için bile şehrin yerli dut ve ceviz üretimi son derece yetersizdir; bu konuda acilen alarm verilmelidir.
Şehrimizin bitki örtüsü Trabzon, Giresun, Erzincan gibi çevre illerden çok farklı ve zengindir. Burası, ilaç sanayisi için bulunmaz bir tıbbi-aromatik ham madde diyarıdır. İşte bu noktada Ar-Ge çalışmalarıyla, bilişim teknolojileriyle Gümüşhane madene gömülmek yerine pekâlâ bir *"bilişim vadisi"* veya teknoloji üssü haline getirilebilir.
ŞEHRİN VİCDANI VE MAKUS TALİH
Şehir yöneticileri; ortak akılla, bilimle ve bölge gerçekleriyle yüzleşerek doğruların yanında duramazlarsa, kazandıkları akademik ve bilimsel kariyerlerin kendilerine hiçbir faydası olmaz. Şehrin vicdanı er ya da geç onları mahkûm eder. Zira bu diyar; haksızlığa itiraz eden, kitabın ortasından konuşan asil insanların, zirve şahsiyetlerin ve ariflerin diyarıdır. Onlar her zaman yüksek sesle konuşmazlar ama altın kalpleriyle "adam gibi adamları" dirhem dirhem tartar, haklarında tarihi hükmü verirler.
Bütün mesele, insanımızı doğru bilgilendirmekten geçer. Gelin doğru işler yapalım ve insanımızı bu doğruların paydaşı kılalım. Bölge insanımız; milli ve mukaddes değerlerine bağlı olduğu kadar akla, bilime ve çağdaş değerlere de son derece yatkındır. İnsanları iş ve aşla mahkûm ederek korkutmak, sindirmek, aba altından sopa göstermek geçici sonuçlar verse de unutmayalım ki yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
Şehrin makus talihi, ancak geçmişin çevre hatalarından ders çıkarıp bugünün gerçekleriyle yüzleşmekle değişir. Algı operasyonları ve politik bağnazlıklar geçici başarılar getirse de sonu her zaman nedamettir. Geçen yıllar geri dönmüyor; bu vesileyle tüm aydınları, bürokratları ve halkımızı köyüne, ilçesine, beldesine, iline ve ülkesine sahip çıkmaya davet ediyorum.
16.06.2026




