19. yüzyıl, imparatorlukların parçalandığı ve milliyetçiliğin yeni bir siyasal örgütlenme modeli olarak yükseldiği sancılı bir çağdı. Osmanlı Devleti de bu sürecin dışında kalamadı. Tarihin dayattığı bu şartlar içerisinde, milli bir devlet kurmak bir tercih değil, varlığımızı sürdürebilmenin zorunlu bir sonucuydu. Türkiye Cumhuriyeti, bu tarihsel zaruretin eseridir.
Yıllardır süregelen ve "Kürt sorunu" adı altında gündeme taşınan söylemlerin önemli bir kısmı ise, bu tarihsel gerçekliği göz ardı ederek devletin ortak temelini tartışmaya açma girişimidir. Bu nedenle Türkiye'de bir "Kürt sorunu" olduğu iddiasının, uzun yıllardır sürdürülen dış destekli bir algı yönetimi ve siyasi manipülasyonlarla beslendiği aşikârdır.
Benzer şekilde yıllardır "Anadolu halkı bir mozaiktir" gibi kulağa hoş gelen ifadelerle ortak millet bilincini aşındıran bir anlayış inşa edilmeye çalışılmaktadır. Oysa ister "mozaik" deyin ister "ebru"; her iki tasvir de ancak üzerinde var olacağı sağlam bir zemine sahipse anlam taşır. Zemini olmayan bir mozaik dağılır, suyu olmayan bir ebru ise hiç oluşmaz.
Türkiye'nin ortak zemini etnik aidiyetler değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı temelinde şekillenen ortak hukuki ve siyasi aidiyettir. Farklı kökenler bu zeminin zenginliğidir; ancak zeminin kendisi değildir. Ortak vatandaşlık bilincini zayıflatan her söylem, farklılıkları güçlendirmekten çok, birlikte yaşama iradesini aşındırma riski taşır.
Unutulmamalıdır ki bu millet, en az bin yıldır bütün unsurlarıyla aynı tarihî yürüyüşün parçasıdır. Farklı dönemlerde farklı idari yapılar altında yaşanmış olması bu gerçeği değiştirmez. Farklı olmak, ayrı olmak anlamına gelmez. Bu topraklarda oluşan çeşitlilik, bir ayrışmanın değil; ortak kaderin, ortak mücadelenin ve ortak medeniyetin ürünüdür. Bugün kimin hangi kökenden geldiği değil, aynı vatana bağlılık belirleyici olmalıdır.
Kürt vatandaşlarımız bu ülkenin asli, şerefli ve vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak etnik kimliğin siyasi pazarlık konusu hâline getirilmesi, bir hak arayışından ziyade ortak vatandaşlık anlayışını zedeleyen bir yaklaşım hâline dönüşmektedir. "Ben de Kürdüm; devletim, bayrağım ve vatanım için canımı veririm." diyen milyonlarca vatandaşımız varken, bir avuç ayrılıkçı söylemin bütün bir etnik kimliği temsil ediyormuş gibi sunulması hem Kürt vatandaşlarımıza hem de Türkiye'nin birlik fikrine haksızlıktır.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, kullanılan dil ve giderek artan provokatif söylemler, bende bu süreci bilinçli biçimde sabote etmeye çalışan organize girişimlerin varlığına ilişkin ciddi endişeler oluşturmaktadır. Bunun kimler tarafından yürütüldüğüne dair kesin bir hüküm vermek mümkün değildir; ancak kullanılan söylemlerin toplumsal gerilimi artırdığı ve ortak yaşam iradesini zedelediği açıktır.
Bu nedenle, sürecin sorumluluğunu üstlenenlere açık bir uyarıda bulunuyorum. Toplumsal huzuru bozan, tehdit dilini besleyen ve "Türk diye bir millet yoktur." noktasına kadar varan söylemler, milletin vicdanında derin yaralar açmaktadır. Devletin kamu düzenini ve toplumsal huzuru koruma görevini gereği gibi yerine getirememesi hâlinde, sosyal gerilimlerin derinleşmesi ve yeni toplumsal kırılmaların ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.
Aynı hedefe yürümek, refahı ve huzuru birlikte inşa etmek isteyen bir Türk milliyetçisi olarak tekrar ifade ediyorum: Türkiye; devletiyle, milletiyle ve bütün insani dokusuyla ayrılmaz bir bütündür. Bu bütünlüğü zayıflatmayı amaçlayan her girişim, hukuk devleti içinde ve ortak vatandaşlık bilinciyle karşılık bulmalıdır.
Sözleşme nettir. Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan herkes bu devletin eşit ve asli vatandaşıdır. Bu ortaklığı etnik temelde parçalamayı hedefleyen her proje, yalnızca devlete değil, yüzyıllar boyunca birlikte inşa edilmiş ortak geleceğe de zarar verir. Toplumun milli birlik konusundaki hassasiyetinin hafife alınmaması gerektiğine inanıyor; devletine bağlı her vatandaşın, gerektiğinde milletinin ortak değerlerine de sahip çıkacağını hatırlatıyorum.
İdris Savaş




