Bölüm-1

Değerli arkadaşlarım,

Atatürk’ün ebediyete intikali ile başlayan Karşı Devrim Demokrat Parti iktidarıyla birlikte hız kazandı. Turgut Özal ile teslimiyet sürecine geçildi Gümrük birliği ve 1999 yılında başlayan AB ilişkileri ile Batı’nın talepleri doğrultusunda hareket,  AKP’nin iktidara gelmesi ve Batı’nın hedefleri ile AKP’nin çıkarlarının örtüşmesiyle Türkiye Cumhuriyetinin tasfiye süreci başlatıldı.

AKP Genel Başkanı Sayın Erdoğan bu sürecin adını, önce “Kürt Açılımı”, sonra “Demokratik Açılım”, daha sonra da “Milli Birlik ve Huzur Açılımı” olarak değiştiriyordu. Türk” yerine “Türkiyelilik”, “Türk ulusu” yerine “Türkiye ulusu” kavramının kullanılması,”Türkiyelilik” üst kimliği çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının esas alınması kararlıştırılıyor ve açıklanıyor TV’lerde düzenlenen saçma sapan programlarla halka kabul ettirilmeye çalışılıyordu.

Siyasi Kürtçülüğe verilen imtiyazlar, PKK ile yapılan görüşmeler sonucunda,  Türklerin Cumhuriyet ile elde ettiği hakların PKK ile paylaştırılarak, “Türksüz Anadolu” sürecinin başlatılması için, “Çözüm Süreci”, “Demokratikleşme” bildirileri, Türk ordusunun tasfiye edilmesi için hazırlanan “Kumpas davaları”, “Oslo süreci”,  “Türksüz ve Atatürksüz Anayasa”nın görüşüldüğü günleri hep beraber izledik ve ülkemiz aleyhine yapılan tüm faaliyetlere şiddetle tepki koyduk. 

İşler öylesine zıvanadan çıktı ki tıpkı istiklal Savaşı sırasında Osmanlı meclisinin “Yunanlılara direnişi engellemek” için gönderdiği “Heyeti Nasiha”nın tıpa tıp aynısı,  “Akil Adamlar” tiyatrosunu bile izledik. Ne kadar Türklük şuurunu kaybetmiş paragöz varsa bu heyetlerde yer aldılar ve insanlarımızı PKK’ya hoş görü göstermeye ikna için toplantılar yaptılar. Her gün yeni yeni ihanetler izledik. “Çözüm Apodur” veya “Çözüm İmralıdır” diyen bakanlar veya AKP Genel Başkan Yardımcıları gördük. “İmralı Mutabakatı”, “Yeni Türkiye””  vd her gün yeni bir senaryo ile halkın algısıyla oynandı ve Türk vatanını yok etmek için elden gelen ne varsa yapıldı.

AKP’nin 7 Haziran 2015 tarihinde aldıkları yenilgiye kadar 10 yıl devam eden politikaları sırasında yaptıkları, arada bir geçmişte söylediklerini çağrıştıran ifadeleri kullanmaları sebebiyle aynı zamanda yapacaklarının teminatı ve işareti olduğu için yaşanılanları unutmuyor hepsini hafızamızda önemle saklıyoruz. 2005’den itibaren Kürt Sorunu ile başlayan ve “Eşit vatandaşlığın olduğu” bir ülkede sorunun ne olduğunu bir türlü açıklayamayan daha sonraki “Demokratikleşme”, veya “Çözüm süreci” derken bir türlü söyleyemedikleri, sonrasında bolca dillendirdikleri asıl meselenin “Anayasanın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek  “ilk dört maddesinin değiştirilmesi” ile ilgili olduğu, asıl meselenin Türk Milletinin Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olması sebebiyle elde ettiği hakların, Türksüz ve çok dilli bir Anayasa ile etnik ve dini taassup ile paylaştırılması olduğu ortaya çıkıyordu.

Bunu sağlamak içinde “Türksüz ve çok dilli bir Anayasa yapılması” isteği sürekli yineleniyordu.  Bu istek aslında o yıllarda sıkça “Kandil” dedikleri ve sık sık HDP’yi heyet olarak gönderdikleri PKK’nın esasta ABD’nin görüşleriydi. Çünkü ABD PKK’nın kurucusu Öcalan ile görüşerek bir takım metinler hazırlıyor tutanaklardan anlaşıldığına göre bu metinler Öcalan ile Başbakan yardımcıları arasında görüşülüyor politikalar buna göre belirleniyordu!

Başbakan Davutoğlu, Meclis Başkanı Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Meclis Başkanı İsmail Kahraman, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan İbrahim Kalın, Burhan kuzu, Beşir Atalay  gibi isimler başta milletvekillerinin %90’ı ve yandaş gazetecilerin tamamına yakına “Türksüz ve Anayasanın değiştirilemez ilk dört maddesinin kaldırıldığı bir Anayasa metni üzerinde duruyorlar Türkiye Cumhuriyeti ve Türklük için ağızlarına geleni söylüyorlardı. 

Aynı günlerde Türk Milletini toptan ortadan kaldırmaya yönelik bu siyasi girişime karşı çıkması gereken Kılıçdaroğlu laf olsun kabilinden konuşurken CHP milletvekillerinden Gamze Akkuş, Sezgin Tanrıkulu PKK’lıların cenazelerine katılıyordu.

Prens sabahaddin’in teklif ettiği ancak Osmanlı da bile Kabul edilmeyen “Ademi Markeziyet” yasalarının aynısı “Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” adı altında ortaya atılmış hemen arkasından Federasyon, Konfedarasyon yoklamaları yapılarak ülkenin parçalanmasının yolu açılmak isteniliyordu.

TÜRKLERİN SAHİP OLDUĞU HAKLARIN PKK’YA DEVRİ

Sevgili Okurlar,

28 Şubat 2015 günü Atatürk’ün ebediyete intikal ettiği ve Türkler için egemenliğin sembolü haline gelmiş Dolmabahçe Sarayında PKK’nın sivil uzantılarıyla Hükümet yetkililerinin toplandığı görülüyordu...

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Âlâ ile İmralı-Kandil arasında görüşmeleri yürüten HDP heyeti İstanbul Dolmabahçe'deki Başbakanlık çalışma ofisinde bir araya gelmişler. Çözüm sürecinde ilk defa HDP heyeti ile hükümet yetkilileri ortak açıklama yapıyorlar, T.C.’nin Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı’nın huzurunda HDP/PKK sözcüsü Sırrı Süreyya Önder şunları söylüyordu:

"Uzun bir sürecin önemli bir aşamasına geldik. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne kadar süregelen demokratikleşme sorunları ve son 30 yılda 40 binden fazla insanın, insanımızın yaşamına mal olan Kürt meselesinin çözümüyle ilgili yürütülen çözüm süreci çalışmalarında tarihi bir karar sürecinin eşiğinde bulunmaktayız.” ile başlayan sunumdan sonra cilalanmış maddelere baktığınızda Dolmabahçede PKK Temsilcisinin okuduğu “İhanet Yasaları” Türk Vatanının PKK'ya devri ve paylaşımı olduğunu görüyordunuz. Türk istiklâline Türk cumhuriyetine son verildiğini gösteren anlaşmanın PKK sözcüsü tarafından hem de Dolmabahçe Sarayında okunması Türk Milletine bir ihanetin dayatılmasıydı. Sevr'de Türklere Ankara civarında yer bırakıyorlardı, varılan mutabakat ile Türklere yaşam alanı bile bırakılmıyordu.

PKK’nın taleplerine ve Dolmabahçe Mutabakatına ve yapılan açıklamalara göre yapılacak Anayasa değişikliği ile Anayasa’nın değişmesi dahi teklif edilemeyecek ilk 4 maddesinin değiştirilmesi yeterli görülmüyor Türklük, Cumhuriyet ve Atatürk ile ilgili  tüm maddeler kaldırılarak Türklerin Cumhuriyet ile kazandığı haklar PKK’ya devrediliyordu. PKK bununla da yetinmiyor Ademi Merkeziyet uygulaması ile Anadolu’nun önemli bir kısmını kendi yönetimine alıyordu.

Metnin okunduğu dakikalarda attığımız tiwetlerde

“PKK'ya karşı savaş kaybetmişiz gibi davranılıyor Açıklamayı PKK sözcüsü yapıyor. Bu bir kabus olmalı” diyoruz”

-“PKK'ya karşı savaş kaybetmişiz gibi davranılıyor Bugün açıklamayı PKK sözcüsü yapıyor. Direk PKK adına konuşuluyor YAZIKLAR OLSUN”

-“Türk Milleti kendisini reddeden bir yeni anayasayla çok ortaklı hale dönecek, milli devlet olmaktan uzaklaşacaktır.”

-“Türk’ün adını ortadan kaldırmaya çalışmak... Türk milletini kendi topraklarında boğup yok etmek amaç budur.”

-“Milli kimliği bulunmayan Devletin kurucusu milletin yok farz edildiği bir devletin yaşaması mümkün değildir.”

-“Milli kimliğini kaybeden uluslar yok olur Türkiye de yapılmak istenilen Türk devletini tarih sahnesinden silmektir.”diyor,

200 civarında tiwet ile olayı şiddetle kınıyor ve toplumsal bir direniş başlamasına vesile oluyorduk.

24 Nisan 2015 günü Adana'da halka yaptığı konuşmada “Dün biri çıkmış Dolmabahçe mutabakatından bahsediyor. Böyle bir mutabakat yok. Bu iktidarın terör örgütüyle bir mutabakatı söz konusu değildir" dedi. Sonra Bülent Arınç, başta olmak üzere iktidar partisi sözcüleri birbirlerini suçlamaya başladılar. Çözüm Süreci ihaneti, çıktığı zirveden tepetaklak aşağı doğru düşmeye başlıyordu. 7 Haziran seçimlerinde halkın tepkisi iktidarın “Çözüm Sürecini buzdolabına aldıklarını” söylemelerine sebep oluyor ancak Anayasa Değişikliği üzerinden sürdürdükleri politikalar aynı sürecin devam etmekte olduğuna işaret ediyordu.

GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLEMENTER SİSTEM Mİ? TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİN TASFİYESİ Mİ?

Değerli arkadaşlarım,

CHP, İYİ Parti, Demokrasi ve Atılım Partisi Partisi (DEVA), Saadet Partisi (SP), Demokrat Parti (DP) ve Gelecek Partisinin yer aldığı altı muhalefet partisinin hazırladığı güçlendirilmiş parlamenter sistem önerisine ilişkin uzlaşma metni, liderlerin ve davetlilerin katıldığı törenle kamuoyuna açıklandı ve altı siyasi partinin lideri tarafından imza altına alındı.

İYİ Parti Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Bahadır Erdem, “Bizler, herkesin inancına, kanaatine ve yaşam tarzına saygı duyulduğu, kişilerin din, inanç ve yaşam tarzı fark etmeksizin özgürce yaşadığı, herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak eşit şekilde toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katıldığı bir sistemi hep birlikte inşa edeceğiz.” ifadelerini kullandı.

Değerli arkadaşlarım, hiç birimiz yazdığımızın ne anlama gelmeyeceğini anlamayacak durumda değiliz. Sözcükler canlı varlıklar gibidir. Nokta veya virgüller bile önemlidir.

Sayın İYİ parti yetkilisinin ifade ettiği bu sözcükler ne yazık ki, Türkiye’yi felakete sürükleyen, binlerce vatandaşımızın ve binden fazla güvenlik görevlimizin şehit olmasına sebep olan AKP’nin 2015 yılında buz dolabına kaldırdığını iddia ettiği “Çözüm süreci”nin şatafatlı sözlerle ihya edilmesi anlamına geliyor.

15-17 yıl önce “Kürt Sorunu” veya “Çözüm Süreci” diye başlatılan süreç ile Batı’nın oyuncağı olanlar bu ithal sürecin, dün Osmanlı, bugün ise Cumhuriyet Türkiye’si ile uğraşanların çıkarına olduğunun farkındaysalar bu gün de Türk milletini yeni maceraların yeni yeni ihanet süreçlerinin içerisine sokmak isteyenler yapmakta oldukları faaliyetlerin tabii ki farkındadırlar.

“HERKESİN KENDİ KİMLİĞİYLE VE KENDİSİ OLARAK EŞİT ŞEKİLDE TOPLUMSAL, KAMUSAL VE SİYASAL YAŞAMA KATILDIĞI BİR SİSTEM” NE DEMEK?

Sevgili Okurlarım,

Hepimiz Türk vatandaşıyız hepimiz kanun önünde eşitiz. Laik bir ülkede yaşıyoruz ve herkesin inancına kanaatine ve yaşam tarzına zaten saygılıyız.

Ancak “Herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak eşit şekilde toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katıldığı bir sistem” dediniz mi iş değişir!

Anayasa; yurttaşları esas alır, yurttaşları muhatap alır, yurttaşları tanır. Sözleşmeyi yurttaşlarla yapar. Etnik yapılarla, dinsel kümelerle, feodal gruplarla, bölgesel kimliklerle yapmaz.

Türkiye’de anne ve babası farklı etnik kökenlerden gelen, farklı mezhepsel ve dinsel inancı olan milyonlar var. Bu yurttaşları nasıl tanımlıyorlar acaba? “Annesi Kürt, babası Türk seçmen”, “Babası Sünni, annesi Alevi seçmen”, “Annesi Arnavut, babası Çerkez seçmen”, “Babası Boşnak, annesi Gürcü seçmen”… denildiğini duydunuz mu?

Nitekim Anayasa'nın 10'uncu maddesinde "Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz." denilmiştir.

Kaldı ki farklı etnisiteye ait olduğunu düşünen vatandaşlarımızın tamamı yasalar önünde eşit olduğumuz, aynı vatanın evlatları, yani vatandaşlık şuuruyla yetiştiğimiz için,  hiçbir kimsenin bir başkasının kimliklerini sorgulamayı düşünmediği on beş bin yıllık vatanımızda en yakını yediyüz yıllık kaynaşmanın bulunduğu topraklarda yaşıyoruz. Türk kimliği taşıyan her vatandaşımız Türk milletinin bir ferdidir. Bu vatandaşlarımızın dış güçler tarafından kışkırtılan çok az bir kısmı hariç tamamı Türk milletinden olmaktan Türk kimliği taşımaktan memnundur.

ANAYASA MADDE 66 “TÜRK DEVLETİNE VATANDAŞLIK BAĞI İLE BAĞLI OLAN HERKES TÜRK’TÜR.”

Sevgili Okurlar,

1982 Anayasasının 66 Maddesinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının anlamı en güzel şekliyle ifade edilmiştir:

“Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”

1924 anayasasındaki tanım şöyledir: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur (denir)”.

“Türk” sözünün bu anlamı sadece anayasa ile belirlenmiş değildir. Sosyal hayatımızın her alanında işadamlarımız, sporcularımız veya sanatkârlarımızın başarıları veya başarısızlıkları ifade edilirken "Türk" sözcüğüyle ifade edilmez mi?

Kaldı ki Bazılarının zannettiği gibi vatandaşlık anlamındaki "Türk" tanımlaması Cumhuriyetle başlamış da değildir. Osmanlı teb’asına da Türk denirdi. Bunu, Güney Amerika’da “Türk” sıfatını taşıyan insanlardan anlayabiliriz. Soyca veya dilce Türk olmadıkları hâlde Osmanlı coğrafyasından giden herkes Türk olarak anılmış, Onlarda kendilerine “Türk” demişlerdir.

Almanya, Fransa, Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerin anayasalarında bu ülkelerin milli kimlikleri defalarca geçmektedir. Bu ülkelerde milletin ve milli kimliğin adıyla kimse kavga etmeye cesaret bile edememektedir.

Bu ülkelerde farklı etnik gruplar da vardır. Ama bunlar, devleti kuran milli iradeyle kendilerini rakip görmemektedirler.

Almanya’da içişleri eski bakanı, “herkesin anadili Almanca olmalı, en iyi entegrasyon asimilasyondur” diyebilmiştir.

Renksiz, ideolojisiz ve kimliksiz bir devlet olamayacağı gibi anayasa da renksiz, ideolojisiz ve kimliksiz olmaz. Devletler topluluğu AB’nin de rengi, ideolojisi kendi anayasasında bellidir.

Hazırlanan taslaklarda “Avrupa’nın kültürel, dini ve insani mirasından ilham alarak manevi ve ahlaki mirasın şuurunda olarak Avrupa halklarının kültürlerindeki ve geleneklerindeki çeşitliliğe ve üye devletlerin kimliklerine saygılı olarak” ifadesi acaba ne anlam taşıyor?

TÜRK KİMLİĞİ

Sevgili Okurlar,

Türk kimliğinin tartışılacak bir tarafı yoktur. Türkiye ve Türk dünyası millî kimlik ve yeni din arayışına çıkmış değildir. Kendilerini Türk hissetmeyenlere düşen görev, kendilerine uygun gördükleri kimlikleri tartışmaktır. Türkün tarih sahnesine çıktığı andan itibaren Türk kimliği kendine has yaşama tarzı, duygu, düşünce, sanat ve fikir dünyası ile ortadadır. Gerek tabii bilimlerde, gerek sosyal bilimlerde Türklerin İslam’a ve medeniyete yaptıkları katkılar da çeşitli eserlerde yayımlanmıştır.

Türk toplumunda egemen grup Türk kültürü ve Türk insanıdır. Bugün, orta Asya’dan Kafkaslara kadar bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetleri bunun en canlı delilidir. Ortak kökümüz, ortak dilimiz, ortak kültürümüz sürüp gitmektedir. Dilde, duyguda beraberliğimiz vardır.

Türk hem soy hem kültürel olarak geniş ve dar anlamıyla Türk milletine kendini mensup olarak hisseden, Türk kültürünü yaşayan kimsenin adıdır. Türk sadece bir kavmin değil; Anadolu’da, Balkanlarda, Orta Doğu’da, Kafkaslar’da ve Orta Asya’daki belirli bir kültür birliğinin de mührüdür. Bugün bu mühür dünyaya yeni düzen vermek isteyenlerce, küreselleşmenin ipini elinde tutanlarca önce Anadolu’dan daha sonra Türk kültürünün yaşadığı coğrafyalardan kazınmak istenmektedir.

Türk milletinin halen %86,2 si ırk olarak Türktür. Halkımızın %94’ü kendisini Türk olarak kabul etmekte Türkçe dışında ikinci bir dil konuşmamaktadır. Homojenlik kriterlerinin %65-75 arasında kabul edildiği dünyamızda bu oran homojenliğin ötesinde tunç gibi sert bir birlikteliği göstermekteyken ayrımcı politikalar oluşturulması başımıza getirdiğimiz siyasilerin ülkemizi parçalamak isteyen ABD, AB başta Batı’nın çıkarlarına hizmet eden zararlı unsurlar olmasından kaynaklanmaktadır.

YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİ YURTTAŞLAR ARASINDA IRK, DİN, MEZHEP, SOY, BÖLGE, KÖKEN AYRIMI YAPILMADIĞI MÜKEMMEL BİR SİSTEMDİR

Değerli arkadaşlarım,

Anayasa ve yasalar önünde tüm yurttaşların eşit olması, birlikte yaşayan insanların duygusal bütünlüğü, uyumu veya konsensusudur. Bu anlamda millet bir uyum, bir konsensustur.

Bir zenci, bir  kızıl derili, bir İspanyol ,  bir meksikalı farklı köklerden , farklı soy ve kültür alanlarından gelmiş olsalar bile, Amerikan toplumu içinde etnikçilik, ayırımcılık yerine hakim Amerikan kültürüyle “vatanseverlik” anlayışı altında bütünleşerek "Amerikalıyım" imajını canlı tutmaya çalışır. Bu, sosyolojik anlamda "millet olma" sürecinin bir yansımasıdır. Bu bir ulusal eğitim süreci, bir sosyolojik yaklaşım biçimidir. Herşeyden önce bir  tarih  şuuru ve  kültürleşme  yönelimidir.

Yurttaşların eşitliği anayasa ve yasalar önünde tüm yurttaşların eşit olması anlamına geliyor. Yurttaşlar arasında ırk, din, mezhep, soy, bölge, köken ayrımı yapılmadığı Ulusal Kimliğe bağlı ayrımcılığa karşı hareket etmeyi içinde barındırıyor. Bu sebeple Ulus devletlerin temel politikası Yurttaşların eşitliği veya Yurttaşların kanun önünde eşitliği prensibine dayanır.  

Atatürk bu gerçeği en iyi şekilde görmüş ve bilinen "Ne mutlu Türküm diyene" sloganı ile birliğimizi sembolleştirmiştir. Bu anlamlı ifade aynı zamada "milletleşme " sürecinin özünü teşkil eder. Atatürk bu ifadesiyle "Ne mutlu Türk olana" dememiştir, aksine "Türküm diyene” şeklinde bir ifade kullanmıştır. ülkemizde farklı lisan, din, kültür halkıda yaşasa, "millet-i hakime " veya egemen topluma uyum  sağlaması  gereklidir.  Aksi  takdirde "Ulus devlet” yerine aşiret veya kabile ruhu hakim olur.

Yurttaşların eşitliği demokratiktir, halkçıdır, ulusal bütünlüğü ve toplumsal kaynaşmayı savunur.  Ancak “Herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak eşit şekilde toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katıldığı bir sistem” dediniz mi   30 yıldır ülkemizi parçalamak için Türkiye Cumhuriyeti’nin Ulus devlet niteliğini kökten değiştirme çabaları sırasında bolca kullanılan “Eşit Yurttaşlık”, “Anayasal vatandaşlık”, “çok kültürlülük” ve “Türkiyelilik” ihanetleri ile aynı paralel ve istemde bir açılım yapmış olur, Türksüz bir Anayasa hazırlığı içerisinde olduğunuzu ilan etmiş olur, kimlik siyasetini önceler, bölücülüğe zemin hazırlamış olursunuz. 

Yukarıda açıkladığımız gibi daha 7 yıl öncesine kadar açılımlar yapıp ana çizgiden saptıkça boğulma tehlikeleri geçirdik. İnsanlarımız birbirine soğutuldu, yabancılaştırıldı ve ötekileştirildi. Etnik taassup arttırılıp Türk Milletine mensubiyet şuuru zedelendi. Parça ile bütün karşı karşıya getirildi. Millet ve milliyet anlayışı saptırıldı. Milli kimlik ve etnik sıfatlar rakip zannedildi. Anayasadan milli kimliğin çıkarılmasına cüret edildi. Yeni Türkiye ve ileri demokrasi kavramları ile T.C. tasfiye edilmeye çalışıldı yine aynı süreçlerin yaşatılmak istenilmesini kabul edemeyiz.

ULUS DEVLET DÜŞMANLIĞINA ASLA MÜSAADE ETMEYİZ.

Sevgili okurlar,

“Herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak eşit şekilde toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katıldığı bir sistem” “Kanun önünde yurttaşların eşitliği” yerine “Eşit Yurttaşlık” anlamına gelmektedir.

Eşit yurttaşlık, Uluslararası Neoliberal Kapitalist sistem tarafından sürekli canlı tutmaya çalışılmaktadır. Kısaca Batı dediğimiz emperyalist sistemin kimlik siyaseti üzerinden ülkemizi parçalamak amacıyla yürüttüğü ana çalışmalardan birisidir.

Kendi kimliğiyle kamusal ve siyasal yaşama katılan Eşit yurttaşlık “Anayasal yapı içinde, Türk kimliği dışında başka bir kimlik (veya kimlikler) daha tanınsın. Tanınan diğer kimlikler de Türk kimliği ile eşit olsun. Anayasal statüye kavuşsun. Anayasada yer bulsun.” Amacıyla ifade edilmektedir.

Eşit yurttaşlık diyenler: “Sen Türk olarak kal. Ben de Kürt olarak anayasada yanına geleyim. İsterse Çerkez, Arnavut, Boşnak, Kafkas, Çeçen, Laz, Gürcüler de kendi kimlikleriyle gelsin.” yaklaşımındadır.

Bu yaklaşımı savunanlar, Türklüğü üst kimlik, ortak kimlik, ulus kimlik olarak görmüyorlar. Türkiye’deki etnik gruplardan biri olarak görüyorlar. O nedenle Türkçenin tek resmi dil olmasına da karşılar. Mustafa Kemal Atatürk’ün ulus tanımını da (Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir), yurttaş tanımını da (Ne mutlu Türküm diyene) reddediyorlar. 

Dün Sevr ve Mondros barışı ülkemiz için nasıl bir barış sayılamazsa; Yedi yıl önce buzdolabına konulduğu söylenen terör soslu sözde “çözüm süreci” de ülke yararına bir çözüm olamaz.

Osmanlı bile farklı dinlere göre nüfusu tasnife tabii kıldı. Etnik gerekçeleri öne çıkarmadı çıkarmak isteyenleri reddetti. Kültürel ve ırki farkları zikretmemek asla bir eksiklik değildir. İllaki insanlarımızı mutlaka birbirine ötekileştirmek mi gerekir? Bugün bu yanlış yapılmaya çalışılıyor. Geçen 20 yıl boyunca AKP’nin yürüttüğü Türk düşmanlığına ve “Türksüz Anadolu” projelerine nasıl karşı koymuşsak bundan sonra yapılacak ihanetlere de aynı şiddetle karşı koyacağımızdan kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Konumuza devam edeceğiz.

Tüm değerli Arkadaşlarıma sağlık, mutluluk ve başarılar diler, en içten sevgi ve Saygılarımı sunarım.

 

TANER ÜNAL / 03.02.2022