Köyümüz ve çevresinde çocukluğumuzun geçtiği yıllarda teknoloji, ulaşım ve iletişimin şimdiki duruma göre çok geri olmasına rağmen zamanımıza göre insanlar çok daha rahat ve mutlu hayat sürebiliyorlardı.

Çocukluğumuz ve ilk gençlik yıllarımızın geçtiği köyümüz Trabzon-Beşikdüzü –Dağlıca Köyü büyük bir köydü. Vakfıkebir ve Tonya kazaları arasında bizim köyün kendine bağlanması ve ayrılmaması için büyük çekişme vardı. Bağlı olduğumuz Tonya İlçesinden ayrılarak bize daha yakın ve daha kolay ulaşabildiğimiz Vakfıkebir İlçesine bağlanmıştık. Köyümüze araba yolu köylülerimizin bizzat fiili çalışmasıyla gelmişti. Köylülerimiz, ilçemiz Tonya iken köyümüzle ilgisi olmayan yollar için bile herkesi çalışmaya mecbur tutmuşlardı. Köylülerimiz çok fedakarlık yaparak iptidai olarak ta olsa dağınık olan köyümüzün ortasından toprak yol geçirerek o zaman nahiyemiz olarak olan Beşikdüzü’nden Tonya’nın İskenderli beldesine kadar uzanması sağlanmıştı.

Çocukluğumuz köyümüze çok kar yağıyordu. Ya da o zamanlar bize öyle geliyordu. Çocukluğumda kar yağmayan bir kış ayları görmemiştim. Kar yağınca, hayat zordu. Evlerin hiç birinin içinde içme suyu yoktu. Biz, amcam ve halamlar amcamların kabak armudu dediğimiz armudun altından akan pınar suyundan bütün su ihtiyaçlarımızı karşılıyorduk. Bu pınar suyu çok güzel içimli bir su idi. Elektrikte yoktu. Yani hayatımızı kolaylaştıracak hiçbir şey hemen hemen yok gibi idi.

Akşamları şayet aşanada(yemeklerin yapıldığı kısım) ocak başında oturuyor ve misafir yok ve kendi kendimize isek tenekeden yapılma idari lamba(küçük kandil biçiminde gazyağı ile fitille yanan lamba) yakıyorduk. Çünkü bu lamba çok az gaz yağı yakıyor ve çok iktisatlı idi. Zaten ocakta yanan ateşinde ışığı da aydınlanmaya katkı sağlıyordu. Bu sebeple bize yetiyordu. Bunun haricinde camlı lamba dediğimiz 7, 14, 16 numaralı lambalarımız vardı. Babam evde olduğunda aşanada otursak dahi camlı lamba yakardık. Odada soba kurduysak babam olsun olmasın mutlaka camlı lamba yakılıyordu. Misafir geldiğinde misafirin durumuna göre 14 ya da 16 numara camlı lamba yakılıyordu. Bu camlı lambalarda aydınlatmayı ayarlayan düğmeler vardı. Bunların dışında da her evde bulunmayan lüks denen bir aydınlatma aracı kullanılıyordu. Lüks ışığı çok kalabalık toplantılarda, mevlit, düğün ve meci(imece), teravih namazı kılmak için köy merkezinde kalabalık şekilde giderken vb toplantılarda kullanılıyordu. O zamanlar lüks ışığı olduğu mekanlar çok hoşumuza gider ve her tarafın gündüz gibi olduğunu zannederdik. Ve lüks yandığını mekanları ayrıcalıklı mekanlar gibi görürdük. Oralarda olmak bizi mutlu ederdi.

Bu yokluklar arasında zengin ve fakir arasında çokta büyük fark yoktu. Zengin olanarda lastik çizme ya da cıslavet ayakkabısı vardı fakirlerin de Trabzon Lastiği(kara lastik) vardı. Harçlıklar arasındaki farklar çok değildi. Kısmen birbirine yakındı. Zengin olsun fakir olsun ama her şeyi ile tabi besleniyorduk. Kar yağınca bütün işlerimiz zorlaşıyor gibi görünse de biz onu kolaylaştırıyorduk.

Kışın kar yağdığında bizler komple soba odasında otururduk. Ev de yemek aşanada pişirilir ve soba odasında sofranın üstünde yeniliyordu.

Gündüzleri komşulara gider veya onlar bizlere gelir mısır patlatır sonra kar donmamışsa sıkılmış bir kar topunu kara bırakır kontrollü bir şekilde yuvarlar ve büyütürdük. Daha sonra büyüyen bu kartopu dev büyüklüğe gelinceye kadar yuvarlardık. Sonra onu dev bir kartopu haline gelmesini sağlayarak kontrolsüz yuvarlardık. Kontrolsüz yuvarlanan bu büyük kütle ormanlık ve ya fındık bahçesine vardığında parça parça olmasını seyrederdik. Bundan dolayı kendimizi zafer kazanmış komutan gibi görüyorduk. Sonra yürüyerek evlere gelir. Ayağımızda Trabzon Lastikleri içinde ıslanan el örgü koyun yününden yapılmış çoraplarımızı sobanın yanında kuruturduk.

Yine sağlamca(sağlamca derken ayağımızda kara lastik ve yün çorap pantolon. Üstümüzde kazak varsa cekette giyerdik) giyinir dışarı çıkardık. Eğer kar hafif donduysa iskemleyi ters çevirir karın üstünde kayardık. Bazıları iskemleyle değil de ondan çok daha büyük olan ahşaptan yapılmış çamaşır teknesiyle kayarlardı. Ama biz onunla kaymazdık. Çünkü o hızlanınca kontrolden çıkabilir ve tehlikeli olabiliyordu. Ama iskemlede bu olmuyordu. Çünkü eğer kar çok donmadıysa iskemle daima bizim kontrolümüzde olurdu. Kar çok donmuşsa zaten kaymazdık.

Yerlerde kar olup ta hava güneşli ise bizim yerin en yüksek yeri olan Evliya Tepesine çıkar (fotoğraftaki en üstteki katlı çok katlı evin olduğu düzlük) oradan 30 yakın köyü uzaktan da olsa seyrederdik. En muhteşem görüntü ise tam karşımızda ulaşılmaz olarak görülen her tarafı bembeyaz olan Sis Dağının görüntüsü idi. Onu hep hayran hayran seyrederdik. Halamın yerinin tepesindeki Ağasarlı Azman denilen kişinin mezeresinin (yazlık olarak kullanılan teferruatsız ev) bitişiğinde Naltutmaz Tepesine çıkardık. O tepede genellikle sert kayalar vardı. Bütün rüzgarların uğrak yeri olduğu ve zeminin de kaya olması nedeniyle rüzgarlar burada karları başka taraflara savururdu. Bu sebeple güneşli havalarda buranın kayalık yerleri hemen meydana çıkıyordu. Buradan da Ağasar Köylerini seyrediyorduk. Naltutmazda kısım kısım çimenler vardı. Çimenler biraz kalın gibiydi. Bu çimenlere ayaklarımızla hızlı vurduğumuzda para şangırtısını( Ayak vurmamızla kalın toprakla kaya arasında sıkışan hava bu sesi yapacağı o zamanlar aklımıza gelmiyordu) andıran sesler geliyordu. Buralarda hazine olabileceğini zannediyorduk. Hatta büyük amcamın torunu hazine bulabileceği umuduyla birkaç kere kazmış ve bulamamış tabi. Bu tepelerden eve dönerken yine adına tur dediğimiz kartopu yuvarlayarak eve dönüyorduk.

Bazen de annemizin isteği üzerine lahana yemeği yapması için karların altından karalahana çıkartıp eve getirirdik. Karların altındaki lahanaları kökten kesip sepete koyar eve getirirdik. Anne ya da ablamız kökünden kestiğimiz lahananın yapraklarını alıp köklerini ayırırdı. Getirdiğimiz lahananın kökü dediğimiz toprağın dışında ve lahana yaprakları arasında kalan etli kısma kök deriz ve o köklerin iyilerini soyar yerdik. Donmuş kökler iyi olmuyordu. Yemediklerimizi doğrar ineklerimize verilirdi.

Köyümüzün Ağasar köylerine komşu sınırı olan Küplüce Mahallesinin(bizim mahalle) Kudili bölgesinde oturan halamlara giderdik. Onlarda çokça bulunan adına tuzak dediğimiz kapanlardan isterdik. Halamda eşini ikna eder bize vermesini sağlardı. Eve gelince, evin önüne biraz toz toprak atıp kuşların gelip tuzağın ucuna koyduğumuz mısır tanesini görmesini sağlardık. Bu işi tuzağı gizleyerek mısır tanesini görünür yapardık. Kuşlar gördükleri tozların arasında mısır tanesini yemeye geldiklerinde çoğunlukla tuzağa yakalanıyordu.

Kuşları canlı yakalamak için adına kapaniza dediğimiz düzeneklerimiz de vardı. Ve ya karatavuk ve kisa dediğimiz büyük ve daha etli kuşları canlı yakalamak için cıdık dediğimiz düzeneği bizden büyükler yaparak kullanıyorlardı.

Evlerde kışın çoğunlukla yöreye has küçük ama tadı çok güzel olan patates ya haşlanır ya da aşhana dediğimiz kısımdaki kızgın ocağın küllerini boşaltarak üstünü taş ocak kapağı ile örter üstüne küllü köz koyarlardı. Bu ocakta pişen patates nefasetten yenilmiyordu. Ya da bizim küçük ama mutlu dünyamızda biz öyle hissediyorduk.

Kar yağdığında ve ya havalar çok soğuk olduğunda aşana dediğimiz ve odun ateşinin devamlı yandığı yemeklerimizin pişirildiği kısımda tam ısınmak mümkün olmadığı için evin en korunaklı odasına kalın bir demir soba kurardık. Kalın yapılı soba geç ısınır geç soğurdu. Yani ateşi geçtikten sonra bile odayı ısıtıyordu. Kalın soba kurma imkanı olmayanlar gaz tenekelerinden köyümüzdeki çeşitli insanların köyde çiftçilik veya ev için gerekli olan alet edevat ve eşyaların yapımı, tamiri ve bakımlarının yapıldığı dükkanlarda adına beşko dediğimiz çok erken ısınan, çok erken soğuyan sobalardan yaptırıyordu. Bu sobalar çok daha ucuz oluyordu ama uzun ömürlü olmuyordu. Bu sobalar gaz tenekelerinden yapıldığı için kalınlığı ince idi. Hemen hemen her yanışta sobanın saçı ateş gibi kızıl rengini alıyordu. Odaların altı döşeme tahtası dediğimiz tahtalardı. Bu tahtalarının yanmaması ve ya zarar görmemesi için sobanın altına kalın ve üstüne teneke çakılmış bir soba altlığı konuluyordu.

Odaların döşeme tahtası kişinin maddi durumu çok kötü değilse kaçakçıların Torul ve Kürtün, bazen de Tonya’nın yüksek kesimlerinde bulunan (bizim oralarda doruk dediğimiz değişik bir çam türü) çam ağaçlarını izinsiz kesip genelde geceleri katırlarla köye getiriyorlardı. Köyde kereste hızarı dediğimiz hızarla kırmızı çamur ve ya kömürlerle boyanan iplerin çırpi dediğimiz şekilde istenilen ölçülerde işaretlenmesinden sonra hazırlanan düzenekte biri üstte birisi altta olmak üzere iki kişi tarafından tahta haline getirilirdi. Daha sonra el planyası ve rende ile kullanılan kısmı işlenirdi. Sonra da evlerimizde bulunan iki ahırdan(ahır kısımları aşana kısmından bir kat aşağıda olurdu. Yani bu iki ahır yarım alt kat gibi inşa ediliyordu) biri olan ineklerin ahırlarının üstündeki kestane ve ya pelit ağaçlarından planlı bir şekilde konulmuş dökmelerin üstüne bu kalın döşeme çam tahtaları yerleştiriliyordu.

Bu yapı sisteminde ineklerin nefeslerinin sıcaklığından kısmen bizim odalarımız da nasibini alıyordu. Ve odamızda soba yanmadığı zamanlarında bile dondurucu soğuk olmuyordu.

Köyün merkezindeki okul bize 2.5km uzaklıkta idi. Karlı havalarda sabah kahvaltımızdan sonra amcamın evine uğrar oraya daha önce gelmiş büyük amcamın benden iki sınıf yukarı sınıfta olan torunu, amcamın aynı sınıfta olan ve benden iki sınıf yukarda okuyan çocuklarıyla yola düşer. Diğer akrabalarımızın çocuklarının katılımı ile karla kaplı patika yollarından karları yara yara okula giderdik. Öğretmenlerimizin merhametine göre yanan sobanın başında kurulanmamıza izin verilirdi bazen. Öğlen teneffüsünde okulda büyük sınıfların okul mutfağında süt tozundan yaptığı yoğurt, hazır gelen sıvı yağ ve buğday ekmeği veriliyordu. Eğer o gün okulda öğlen yiyecek verilmediği zamanlarda yünden yapılmış ve adına çentey dediğimiz kitap defter ve öğlen yiyeceklerimizin olduğu çantamızdan genellikle çökelek mısır ekmeği olan yiyeceğimizi çıkartıp yerdik. Sonra okulun bahçesinde kıran kırana kartopu oynardık sınıf arkadaşlarımızla. Dönüşümüz de çok eğlenceli oluyordu.

Kışın yaşayabileceğimiz tek sevimsiz durum ise, öğütülmüş mısır unumuzun bitmesi idi. Çünkü tükettiğimiz ekmeği mısır unundan yapıyorduk. Çünkü en zor iş kışın su değirmenine gitmekti. Geri kalan yiyeceklerimiz tekir(Serenler) dediğimiz altı direk üzerine kestane ağacından kalın kereste haline getirilerek çivi kullanılmadan kurulan bir nevi erzak deposu olan yerde her zaman bulunduruyorduk.

Kış akşamlarında dışarıda ıslık çalan rüzgarların olduğu karlı havalarda akşam soba yanan odanın penceresinden uzun ve büyük bahçemizde bembeyaz olan uçsuz bucaksız kar alanlarını, yapraksız ağaçları ve çok az olan yabani taflan(karayemişleri) ve kumar(orman gülü) dediğimiz ağaların haricinde koskoca arazilerde yeşillik görünmüyordu. Karşımızdaki mera dediğimiz kısımlarda yapraksız kızılağaçların içinde bulunduğu uçsuz bucaksız ve bizi korkutmayan birazda bizleri güzel düşüncelere sevke eden kar yığınlarını görüyorduk.

Mehmet Arslan / 22.01.2022