Fethi ÇAVDAR yazdı...
Gazi Mareşal MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın, Büyük Zaferin kazanılmasından sonra, 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatın kaldırılması öncesinde, GAZİ MECLİSİMİZDE yaptığı ve halifeliğin gelişimini anlatan konuşmasının bazı bölümlerini, (Tamamı facebook paylaşımı için çok uzun olduğundan) kısmen sadeleştirerek aşağıya alıyorum.
Dinî tartışmaların, özellikle sosyal medyada yoğun olarak yapıldığı ve Atatürk'e kâfir imasında bulunulduğu bu günlerde, olağanüstü güzellikteki bu konuşmanın yeniden hatırlanmasının iyi olacağını düşünüyorum.
İlk kez okuyanların Atatürk'ün bu yönünü de görerek hayli etkileneceklerini umarım.
Konuşmanın tamamı, özgün dili ile (Atatürk'ün ağzından çıktığı gibi) "Nutuk"un, Millî Eğitim Bakanlığınca bastırılmış üç ciltlik orijinal baskısının üçüncü cildinin (Bendeki 2000 yılı baskısı) 1239. Sayfasından itibaren küçük punto yazı ile "vesika 264" olarak 13 sayfa tutan bir bölüm olarak mevcuttur.
İşte o konuşmadan bölümler:
".....
Arkadaşlar, gerçeği açıklamak için hep beraber Türk tarihi ve İslâm tarihi üzerinde kısa ve hızlı bir göz gezdirmeyi uygun bulur musunuz?
Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüz milyondan çok büyük bir Türk Milleti vardır. Ve bu milletin dünya yüzündeki genişliği kadar, tarih alanında da derinliği vardır.
Efendiler, bu derinliği istersek iki türlü ölçelim. Birinci ölçüm tarih öncesi çağlara aittir. Bu ölçüme göre, Türk Milletinin büyük atası olan "Türk" adındaki insan, insanlığın ikinci büyük atası olan Nuh'un oğlu Yafes'in oğludur.
Tarih döneminin belge elde edilmesinde çok hoşgörülü olan ilk çağlarına karşı biz de hoşgörülü olalım. Fakat en açık, en kesin ve en maddi tarih belgelerine dayanarak diyebiliriz ki; "Türkler onbeş asır önce Asya'nın göbeğinde büyük devletler kurmuş ve insanlığın her türlü kabiliyetlerinin içinde meydana geldiği bir unsurdur.
Elçilerini Çin'e gönderen ve Bizans'ın elçilerini kabul eden bu Türk Devleti, atamız olan Türk Milletinin meydana getirdiği bir devletti.
Efendiler, yine bilirsiniz ki, dünya yüzündeki yüz milyonluk bir Arap topluluğu vardır ve bunların Asya'dakileri genellikle Ceziret'ül-Arap'ta (Arabistan Yarımadasında) yoğun bir durumda görünürler.
Nübuvvet ve risalete mazhar olmuş Fahriâlem Efendimiz bu Arap topluluğu içinde, Mekke'de dünyaya gelmiş bir mübarek vücuttu.
Arkadaşlar, Tanrı birdir, büyüktür; ilâhî adetlerin meydana gelmesine bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki dönemde düşünülebilirler.
Birinci dönem, insanlığın çocukluk ve gençlik çağıdır.
İkinci dönem, insanlığın yetişkinlik ve olgunluk çağıdır.
İnsanlık, birinci dönemde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından ve maddî araçlarla kendisiyle uğraşılmasını gerektirir. Allah kullarının gereken olgunluk noktasına varışlarına kadar, onlarla ilgilenmeyi Tanrılık gereği saymıştır.
Onlara Hz. Adem Aleyhisselâmdan itibaten, bugün için isimleri bilinen ve bilinmeyen, çok sayıda Nebiler (haberciler), Resuller (elçiler) göndermiştir.
Fakat bizim Peygamberimizin aracılığı ile en son din ve medeniyet gereklerini verdikten sonra, artık insanlarla bir vasıtayla temasta bulunmayı gerekli görmemiştir.
İnsanların anlayış, aydınlanma ve olgunluk derecesi, her kulun doğrudan doğruya "ilhamatı ilâhiye" ile temas kabiliyetine ulaştığını kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki; Cenabı Peygamber, peygamberlerin sonuncusu (Hatem'ül-enbiya) olmuştur ve KİTABI EN MÜKEMMEL KİTAPTIR.
Son Peygamberimiz olan Muhammed Mustafa Sallallahualeyhivesellem 1394 yıl önce Rumi tarihin Nisan ayı içinde ve Rebiülevel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı tanyeri ağarırken (Gün doğmadan) doğdu. BUGÜN O GÜNDÜR. İNŞALLAH HAYIRLI BİR TESADÜFTÜR. (İnşallah sadaları)
Hazreti Muhammed çocukluk ve gençlik günlerini geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nuranî, sözü ruhanî, olgunluğunda ve görünüşünde değeri sonsuz, sözünde durması, yumuşaklığı, mertliği ile herkesten üstün olan Muhammed Mustafa, önce bu özel ve belirgin nitelikleriyle, kabilesi içinde "Güvenilen Muhammed" yani "Muhammed'ül-emin" oldu.
Muhammed Mustafa, peygamber olmadan önce toplumunun sevgisini, saygısını, güvenini kazandı. Ondan sonra ancak 40 Nübuvvet ve 43 yaşında Risalet geldi.
(Demek ki Atatürk, Resullük ve Nebiliğin geleneksel öğretide anlatıldığı gibi, kitap verilen veya kitap verilmeyen peygamber farkı olmadığını biliyor ve bunu gerçek anlamı ile vurguluyordu. F.Ç.)
Fahr-ı âlem Efendimiz sonsuz tehlikeler içinde, eziyetler ve sıkıntılar karşısında yirmi sene çalıştı ve İslâm Dinini kurmaya ait peygamberlik görevini yapmayı başardıktan sonra Cennetin ve gökyüzünün en yüksek, en kutsal yerine ulaştı.
Kendisinin uyardığı, doğru yola yönelttiği bütün Müslümanlar ve özellikle Ashabı Güzin çok gözyaşları döktüler. Fakat insanlığın gereği olan bu üzüntülü durumun faydasızlığını hemen anlayan sağduyu sahibi yüksek idrakli kişiler, Peygamberin arkasından ağlamak yerine, Müslümanların işlerini tez elden yürütecek tedbirleri almak için toplandılar. Peygamberin yerine Müslümanların başına yeni halife olacak bir yöneticinin yani emirin seçilmesi konu edildi.
Hazreti Muhammed, yakın dostu olan Hazreti Ebubekir'in kendisine halef olmasının uygun olacağını türlü şekillerde işaret buyurmuşlardı. Buna göre, toplanıp resmen bir seçim yapmaktan başka bir iş kalmamış olduğuna hükmedilebilirdi.
Halbuki seçim işi o kadar kolay olmadı. Tersine, konu birçok görüşmelere, tartışmalara ve temelli anlaşmazlıklara uğradı. Seçim işinde önemli olarak üç değişik görüş belirdi.
Bu görüşlerden biri, halifelik makamına hak kazanabilmek için dindaşlar topluluğunun işlerini görebilmede gerekli olan güç ve yeterliğin temel olmasıydı. Buna göre, halifelik makamı en güçlü, en etkili ve reşit kavmin olacaktı. Bu görüş Peygamberin yakın dostlarınındı.
İkinci görüş, o güne kadar İslâm'a yardım hizmetinde bulunan kavmin halifeliğe hak kazanmış sayılmasıydı. Bu, Ensar'ın (Hazreti Muhammed'e yardım etmiş olanların ve koruyucuların) mensuplarının görüşüydü.
Üçüncü görüş ise, kan yakınlığından yana oldu. Bu da Haşimîlerin görüşüydü.
Bu üç görüşten oybirliği ile birinde birleşmek ve seçimi yapmak mümkün olmadı.
Sonunda bölünme ve ayrılmaları tez elden önlemek gerektiği kanısına varan Hazreti Ömer'in etkisiyle, Hazreti Ebubekir'in halifeliği kabul edilip onaylandı. Yani Hz. Ebubekir'e biat (Bey'at) olundu. Görülüyor ki, ilk halifenin seçiminde, genel eğilimin normal merkezleşmesinden çok kişisel etki belirgin olmuştur.
Hazreti Ebubekir'in hilâfet makamına getirilmesi isabetli oldu. İşte bu suretle, zamanı saadetten sonra hilâfet ünvanı ile bir İslâm emirliği teşekkül etti.
..."
(Devamı yarın)


