Yıl 1975. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdiğimde 1970’lerden itibaren davalarına olan hizmet ve sadakatlerinden dolayı derslerini ihmal etmiş, yıllanmış diyebileceğimiz birkaç ağabeyimiz vardı. Onlardan biri de Kazım Ayaydın ağabeyimizdi. Uzun boylu, yakışıklı, güler yüzlü, sevecen, isminin anlamı gibi; hoşgörülü, bağışlayıcı ve sabırlı idi. O tarihlerde her yerde, komünist anarşi, kol gezi[1]yordu. İstanbul kurtarılmış mahallelere, bölgelere ayrılmıştı. Her an tehlike ensenizde idi. Sabah evden veya yurttan çıkıp okula gittiğimizde akşam eve/yurda dönüp dönemeyeceğimiz meçhuldü. Tehlikeli ve zor günlerdi. İstanbul’da yaşamak, okumak, çalışmak çok zordu. Okulda, biz Türk milliyetçileri ve komünistler arasında sürekli kavga hali vardı. Hiçbir zaman okuldan, bizlerden uzak kalmadı. Meydanı onlara bırakmamak için hemen her zaman birlikte idik ve birbirimizi hiç yalnız bırakmadık. O bizim ağabeyimizdi. Her hali ile örnek tavırlar içinde, lider bir kişiliği vardı. İyi bir hatipti. Gür sesi ile kitleleri etkileyebiliyordu. Kavga, Kazım abi için belki de son çare idi. Çünkü kendisi daima karşısında kim olursa olsun önce anlatmak, konuşmak, ikna etmek prensibinde bir insan olduğu için olsa gerek ki, bizden öncekiler ona Demokrat Kazım lakabını takmışlardı.

Aslıyüce’nin son seferi... Aslıyüce’nin son seferi...

1970-1980’li yıllar, siyaseten ateşten gömlek giyilen yıllardı. Özellikle partilerde görev alanlar her zaman tehlike altında idiler. 1978 de İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı ve oğlu Mustafa Haşatlı’ nın Komünistler tarafından öldürüldüğü tarihte yanlış hatırlamıyorsam Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanı idi. Korkusuz, cesaretli, yiğit bir ağabeyimizdi. O dönemlerde tereddütsüz olarak gerek, MHP il başkanlığı bünyesinde -Gençlik Kolları- ve Ülkü Ocakları’nda uzun yıllar görev yapmış, zaman zaman cezaevine girip çıkmış bir kişi idi. 12 Eylül 1980 darbe sonrası, başta merhum Başbuğ Alparslan Türkeş olmak üzere MHP ve Ülkü Ocakları yöneticilerinin hemen hepsinin hapiste olduğu dönemde yetişmiş Türk milliyetçileri bir dağınıklık içindeydi. Dağınıklığı gidermek amaçlı olarak özellikle İstanbul genelinde toparlayıcı olmaya çalışmıştı. Türk siyasetindeki bu çalkantılı dönemde toparlayıcı aktif rolü unutulacak gibi değildir. Ben Erzincan’da avukatlık yapıyordum, birkaç kez İstanbul’da Darüzziyafe’deki toparlanma toplantılarına da katılmıştım. Orada yaptığı konuşmalarında; “… dağınıklığın Türk milliyetçilerine yakışmadığını, bir fayda getirmeyeceğini, birlik ve beraberliğe daha çok ihtiyacımız olduğunu, milletimizin ve ülkemizin de bize ihtiyacı olduğunu, belirtiyordu”. Kimsenin görev almak istemediği, başka siyasi parti ve kuruluşlarda ikbal aradıkları dönemlerde, görevden kaçmadı. Milliyetçi Çalışma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi çatısı altında yönetici olarak görevler almaya devam etti. Her zaman görev adamı idi. Hukukçu olmamız münasebetiyle hukuki konularda görüş ve düşüncelerimizi belirtmemiz amaçlı olarak okul dönemimizin sonlarında kurulan Ülkücü Hukukçular Birliği ve bilahare de 1990’lı yılların sonlarında kurulan Hukukçular Birliği derneklerinde çalışmalarımız olmuştu. Davasından asla taviz vermeyen, zorluklardan ve mücadeleden yılmayan, maddi menfaatleri elinin tersi ile iten omurgalı bir insandı. Çizgisini hiç değiştirmedi. Gözünü budaktan esirgemeyen bir yiğitti. Kadife eldiven içinde demir yumruktu. Dürüst, çalışkan, idealist, samimi, özverili bir kişi idi, örnekti, liderdi. Avukatlık bürosunu ziyaret ettiğimde hiç unutmam, sehpanın üzerinde Ülkücü Şehitler Ansiklopedisi, Bozkurt heykeli, duvarda Alparslan Türkeş in fotoğrafı, onun çizgisinin değişmediğinin en açık göstergesiydi. Bu hali aile hayatına da yansımış olduğundan çocuklarının isimleri de -Metehan, Ülkü, Gökçen- davasının birer parçası gibiydi. Gerçek bir dava adamı, candan bir dost, samimi bir sırdaş olan Kazım ağabeyimizin iyi bir eş, müşfik bir baba, sevecen bir dede de olduğuna inanıyorum. 24 Ocak 2024 tarihinde 75 yaşında avukatlık ofisinde geçirdiği kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldığı haberi, sevenlerini çok çok derinden üzmüştü. 25 Ocak’ta İstanbul Ataköy 5. Kısım Ömer Duruk Camii’nde ikindi namazı sonrası, kılınan cenaze namazından sonra Bakırköy Merkez Zuhurat Baba Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Mevlana; ölümü, sevgiliye kavuşma/vuslata erme olarak nitelendirirken, Hak aşığı Yunus Emre de; “Ten fanidir, can ölmez/Gidenler geri gelmez./Ölür ise ten ölür/Canlar ölesi değil” diyor. Ağabeyimizi, Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sessiz Gemi”sindeki “Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden/Birçok seneler geçti; dönen yok seferin[1]den” beytindeki gibi sessizce uğurladık. Kendisi Malatya’nın Pütürge ilçesinden Kürt kökenli gerçek bir Türk Milliyetçisi idi. Ülkücü/ milliyetçi camianın sembol ismi idi. Türk Bayrağı’ na sarılı taputu, farklı partilerdeki Türk milliyetçileri ve ülkücülerinin bir araya gelmesine vesile oldu. Çünkü bu camiada sevilen bir kişi idi. Bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Arkasından ağlayanı, üzüleni çok oldu. Gerçek dost, samimi insan, gönlü geniş hoşgörü abidesi ağabeyimize, Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhun şad olsun, mekânın cennet olsun.

Av. Namık NAS

Editör: Kerim Öztürk