Dr. Williams beni dersten sonra bürosuna çağırdı. Dedi ki: "Kansas City'de 'Gönüııü Öğrenci Toplantısı' diye bir toplantı olacak. Bütün Amerikan üniversitelerinden heyetler gelecek; maksat talebe arasında misyonerlik gayreti uyandırmak, dünyanın dört tarafindaki misyonerlik mekteplerine hoca, hastanelerine doktor ve hemşire, kiliselerine vaiz olarak gençleri hizmet almaya teşvik etmektir. Dünya ölçüsünde misyonerlik hareketini idare edenler orada bulunacaklardır. Amerika. Hariciye nazırı William Jennings Bryan bir konuşma yapmaya gelecektir. Ben eski kolejim olan Amherst Koleji'nin bir heyeti ilc beraber Kansas City'ye gidiyorum. Benim misafirim olarak oraya gelir misin? Sana Amerika hayatının her safhasını tanıtmaya çalıştım. Bu safhayı da yakından görürsen bilgin tamamlanmış olur."

Misyonerleri kendi aleminde görmek büyük bir firsattı. Hoşnutlulda kabul ettim. Sevgili hocamın beni dini bir tesir altında bırakmak için çağırmadığına, benim görüş sahamı genişletmekten başka bir şey düşünmediğine emindim. 0, İslam dinine karşı yalnız tolerans göstermekle kalmıyordu, ciddi bir saygı duyuyordu. Doğduğu memlekete ve Türklüğe karşı olan sevgi ve saygısı büyüktü. Türkler'in tarihte büyük işler yaptıklarını; İstanbul'dan Pekin'e kadar Asya'nın her tarafinda hala Türkçe konuşulduğunu; Türkçe'nin birinci derecede dünya dilleri arasında yeri olduğunu derslerinde firsat düştükçe tekrar ederdi. Din anlayışı da, muayyen bir mezhebe bağlılıktan ziyade Allah'a karşı adeta Müslüman'ca bir ruhla bağlılık ve sevgi diye ifade edilebilirdi. Trende bir yatak kompartımanı ile oturma kompartımanından mürekkep bir dairemiz vardı. Dr. Williams dünyanın en çalışkan adamlarından biriydi. Dairedeki yazı masasının başına geçti. Günün belli başlı gazetelerini gözden geçirerek, meşhur olan şahsi arşivi için katibesinin keseceği parçaları işaret etti, gelen mektupları gözden geçirdi, cevaplarını taslak olarak yazdı. Yemek vakti gelmişti, yemeğimizi yedik, gözlerini kapayarak duasını etti, Allah'a şükretti, sonra kompartımanına çekildi. Ertesi gün toplantı yerine gittiğimiz zaman şunu anladım ki buraya gelmekle ömrümün en büyük firsatlarından birini elime geçirmiştim. Duvarlara büyük dünya haritaları asıımıştı. Bunlarda Müslümanların oturdukları yerler karaya boyanmıştı ve fethedilmeleri ve kurtarılmaları lazım gelen yerler diye gösterilmişti. Hatiplerin yaylım ateşi başlayınca, kulaklarıma inanmak istemedim. Vahşilerin, barbarlann, yamyamların arasında bulunmak intibaını duydum. Başta bir zamanlar Cidde'ye kadar sokulup misyonerlik etmekle övünen meşhur misyoner Samuel Zwemer olmak üzere, takım takım misyoner yardakçıları şu tarzda konuştular:

"Başlıca hedefiniz, Müslümanlar'ı, bilhassa Müslüman Türkler'i İsa'nın yoluna çekmek olmalıdır. Ruh avcılığında doymak bilmeyiniz ve ruhlara saldırınız, bunları hükmünüzün altına geçirmeye bakınız. Av diye gözlerinize kestirdiklerinizi, analarından, babalarından, kardeşlerinden, dostlarından koparmak gibi bir endişe ve vicdan azabı sakın sizi yolunuzdan alıkoymasın, bu gibilerin göz yaşlarını hiçe sayarak, mümkün olduğu kadar çok ruh avlamaya bakmak lazımdır." Bütün bu konuşmalar bana müteassıp, gözü dönmüş ruh yamyamlarının arasına düşmüş olmak intibaını verdi. Tiksindim. Böyle haşin, hırçın, saldırıcı hislerle yüksek tahsil görmüş gençlerin nasıl misyonerliğin gönüııüsü olabileceklerine aklım ermedi. Görünüşe göre bunlar, iman ve hislerinin bulunduğu hücreyi, bilgi ve akıl hücresinden ayrı tutmaya ahşmışlardı. Duyduklarını, ilim yoluyle öğrendiklerinin ölçüsüne vurmuyorlar, kapalı gözle olduğu gibi kabul ediyorlardı.

En korkunf demagog o zaman Hariciye Nazırı olan Amerika'nın en büyük demagogu William Jennings Bıyan toplantının kürsüsüne çıktığı zaman akılla taassup arasındaki ayırıcı perdenin ne kadar kalın olabileceğinin bir örneğini gördüm. Bıyan karşısında binlerce yüksek tahsilli olduğunu düşünmeye lüzum görmüyordu, en basit bir cahilin diliyle konuşuyordu.

Her şey zihinsel özgürlükle başlar! Her şey zihinsel özgürlükle başlar!

Diyordu ki: "Karşınıza Allah'a imanı tamam olmayan bir gafil çıkarsa ona şöyle hitap ediniz: 'Behey sersem adam. Yeşil ot yiyen kara ineğin beyaz süt verdiğini görüyor musun?"

Bu sözlerle karşısında dini imanı çürük olan adamı derhal mat edersiniz ve onun ruhunu avlayacak bir hale gelirsiniz." Bıyan konuşurken, toplantı binası alkıştan yıkılıyordu. Birbirinden ayrı iki Amerika olduğunu, Hariciye Nazırı Bıyan'ı dinlerken ve onun adi bir cahile mahsus olan konuşma tarzını, yüksek tahsilli Amerikan gençleriyle münakaşa ederken, çok canlı bir surette farkettim. Birisi üniversitede bana nurlu ufuklar gösteren Giddings, Robinson, Shotwell gibi hocalarımın Amerika'sı, diğeri Bryn'ın Haridye Nazırı olmasına imkan veren, buna tahammül eden cahil politikacıların, dcmagogların Amerika'sı ...

Bryan'ın kitleleri arkasından sürüklenmesini mümkün kılan şey, kör cehalete dayanan demagojisi idi. Amerikan Demokrat Partisi'nin 1912 kongresinde iki cumhurbaşkanı adayı sİvrilmişti: Princeton Üniversitesi'nin tarih profcsörü Woodrow Wilson ve kara cahil Bryan ... Bu demagog o kadar ağır basıyordu ki neticede Wilson onunla pazarlığa girişmeye ve anlaşma şartı olarak kendisini Hariciye Nazırı diye yanına almaya mecbur kalmıştı. Toplantıda dikkatimi çeken nokta, dünyanın her tarafinda ve bu arada Türkiye'de misyoner olarak çalışan vaiz, öğretmen ve doktorlardan çoğunun, toplantıda hüküm süren geri ve iptidai havaya uymamaları ve faaliyetlerinin hedefini, gittikleri yer halkının dinini yamyamca değiştirmek diye değil, onlara bilgi, tecrübe, yardım getirmek ve vicdanlariyle başbaşa bırakmak diye kabul etmeleri idi. Amerika'da misyonerlik için para toplamak ve merkezı teşkilatı idare etmeye çalışanlara maksatlarına varmak için türlü türlü tahrikler ve propagandalar yapmaktan çekinmezken, hizmet sahalarının mensupları arasında böyle yamyamca ölçüleri hoş görenler azdı. Propaganda ve hizmet sahalarının arasında adeta bir uçurum vardı. Daha garibi, kürsüden İslam dinine karşı ateş püsküren herkesi ruh yamyamlığını teşvik eden Samuel Zwemer bile propaganda kürsüsünden uzaklaşınca, nazik, terbiyeli, toleranslı bir adam olabiliyordu. Bu adamla bir gün kürsüden indiği sırada karşılaştım. Yanıma tath bir tebessümle yaklaştı.

Dedi ki: "Size Selamünaleyküm diye hitap edeceğim. Hazret-i Muhammed ile Hazret-i İsa'nın da göklerde karşılaştıklan zaman birbirlerine böyle hitap ettiklerine şüphem yoktur."

Dönüş yolculuğunda yine Dr. Williams ile aynı kompartırnanda idim. Toplantıda ne gibi bir intibaa vardığımı sordu. Hakikatı gizlerneye çalışmayarak, şu cevabı verdim: "Bu toplantı bana büyük bir hayal kırıklığı verdi. Kendi dinlerinin yüksek olduğuna inanan insanların bunu medenı bir vazife diye başkalarına kabul ettirmek istemelerini anlayışla ve toleransla karşılayabilirim. Fakat böyle bir iş, zalim ve insafsız bir ruh avcılığı şeklini almamalıdır. Dinin ifade etmesi lazım gelen şefkat ve merhamet hissi hiçe sayılmamahdır. 'Dinini değiştirtmeye çalıştığınız adamın anası, babası, kardeşi ıztırap çekseler bile göz yaşlarına bakmayınız, ruhunu avlayınız' diye yüksek tahsil gençlerine hitap etmek bana çok çirkin bir şey gibi geldi. Ruhlara aç olan bir takım ruh yamyamlar arasında bulunmak intibaını duydum.'" Biraz düşündükten sonra dedi ki: "Duyduğum acı sözLer, işin propagandacıları tarafindan para toplamak, teşkilatı yürütmek için Amerika'da yapılan tahriklerdir. Belki de misyonerlik hizmetlerine dağılanlar arasında da tek, tük müteassıplar vardır. Fakat bunlardan çoğu başka insanlara faydalı olmak için her türlü mahrumiyetlere katlanan, fedakarlığı haz bilen üstün vazife adamlarındır. Hizmet ettikleri adamların din değiştirmelerini, karşılık olarak beklemeden hizmetlerine devam ederler, giderler. Bunların çoğu, bir ailenin bir evladı din değiştirince, analarının, babalarının, yakınlarının bu kopuş karşısında uğrayacaklan kederlere kayıtsız kalacak adamlar değildir." Ohannes

(Ahmet Emin Yalman Gördüklerim Gezdiklerim Geçirdiklerim c1s 197-201)

Editör: Kerim Öztürk