Abdullah ALAGÖZ yazdı...

​Siyasi kadroların ve stratejistlerin sık sık düştüğü en büyük tuzak; kendi kurumsal yapılarında kurdukları denetim ve disiplin mekanizmalarını, toplumun tamamını kapsayan genel bir kurala dönüştürebilecekleri yanılsamasıdır.

Bir siyasi partinin teşkilat hiyerarşisi içerisinde alınan kararlar, tüzük uygulamaları veya idari zorlamalarla sağlanan uyum; sivil alanda, toplumsal hafızada ve milli vicdanda asla doğrudan karşılık bulmaz.

​Siyasette "devlet aklı" yahut "dönemsel zorunluluk" gerekçesiyle atılan adımlar, eğer toplumun tarihsel tecrübesiyle ve temel adalet duygusuyla çelişiyorsa, orada kaçınılmaz olarak ağır bir meşruiyet krizi baş gösterir.

Terörle mücadele gibi ağır bedeller ödenmiş ve binlerce şehidin aziz mirasıyla şekillendirilmiş hayati bir alanda, toplumsal uzlaşma aranmaksızın yürütülen köklü söylem değişiklikleri; millet nezdinde bir "stratejik zekâ" olarak değil, milli hafızanın ve değerlerin tahrip edilmesi olarak algılanır.

​Geçen seçimde yüzde 8 oy almış, bugün anketlerde adeta dibi görmüş bir yapının, devlet bürokrasisindeki vesayet gücünü koruyarak varlığını hissettirmesi elbette mümkündür. Nitekim o vesayet bugün de kendisini hissettirmektedir. Ancak terörün ve teröristlerin TBMM’deki uzantılarının hoyratça söylemlerine kol kanat gerdikçe; farkına varmadan kendi tabanınız dâhil, toplumun tamamından en sert reaksiyonu alırsınız!

​Bebek katiline yönelik "kurucu önder" nitelendirmeleri, kendisinin TBMM kürsüsüne davet edilmesi ve "umut hakkı" gibi hukuki kılıflarla meşrulaştırılmaya çalışılan skandal kavramlar, toplum genelinde muazzam bir infiale sebep olmuştur. Unutulmamalıdır ki bir hukuk devletinde kanunlar ve adalet anlayışı istisnasız herkesi bağlar.

Toplumun vicdanını ve adalet duygusunu zedelemek ne kadar vahim bir hataysa; terörü veya teröristi dolaylı yoldan da olsa övmek, meşrulaştırmak ve ona alan açmak çok daha büyük bir hezimettir.

Zaferler Ayı, 30 Ağustos Ve Kurtuluş Savaşı Destanı
Zaferler Ayı, 30 Ağustos Ve Kurtuluş Savaşı Destanı
İçeriği Görüntüle

​İmralı’daki terör elebaşına meşruiyet alanı açıldıkça; sahada Eruh ve Şemdinli saldırılarının yıldönümlerinin küstahça kutlanması, öldürülen teröristler için taziye çadırlarının kurulması, yerel yönetimlerde zoraki tabelalar ve bazı spor kulüpleri üzerinden etnik bölücülüğün tırmandırılması aziz milletimizi derinden yaralamaktadır.

​Böylesi ağır ve açık tahrikleri stadyumlardaki sade vatandaş mı yarattı? Argo dili ve üslubu savunacak değiliz; ancak stadyumlarda ve meydanlarda o tepkisel sloganlara hayat veren şeyin, milletin vicdanını dağlayan ve bebek katiliyle ilgili herkesi kahreden o sorumsuz açıklamalar olduğu asla unutulmamalıdır! Tepkiyi doğuran sebep stadyumdaki çığlık değil; o çığlığı attıran sahadaki dayatmalardır.

​Tüm bu zikzaklar ve savrulmalar sayesinde bugün toplum genelinde dipdalga bir Türkçülük ve milli şuur şahlanmaya devam etmektedir. Unuttuğunuz milli bilinci bu derece diri tuttuğunuz ve kendi ellerinizle ayağa kaldırdığınız için size bir teşekkür borçlu muyuz; insan bunu ironik bir tebessümle düşünmeden edemiyor.

​Ortada duran sosyolojik tablo açık ve nettir:

​Kurumsal Disiplin ve Toplumsal Vicdan: Teşkilat binalarında sağlanan sessizlik, toplumun geniş kesimlerinin bu süreci onayladığı anlamına gelmez.

Toplum, hiyerarşik talimatlarla hizaya sokulabilecek edilgen bir kitle değildir. Milliyetçilik; tepeden inmeci direktiflerle, emir-komuta zinciriyle yönetilecek bir idari bürokrasi değil, toplumun vicdanından yükselip vatan sathında yankılanan sarsıcı bir çığlıktır!

​Bozkurt İşaretinin ve Sembollerin Bağımsızlaşması: Milli kimliğe ve tarihsel hafızaya ait semboller ile Bozkurt işareti, hiçbir siyasi partinin veya yapının tekelinde değildir. Toplum, kurumsal politikalarla ayrıştığını hissettiği anda Bozkurt işaretini ve kendi milli tepkisini bağımsız bir duruşun, özgür bir iradenin ifadesi olarak dışa vurur.

​Masa Başı Mühendisliğin İmkânsızlığı:

Şehit hatırası ve adalet duygusu gözetilmeden yürütülen hiçbir tepeden inmeci süreç, toplumsal meşruiyet kazanarak kalıcı bir siyasal zemine kavuşamaz.

​Sonuç olarak; milletin vicdan süzgecinden geçmeyen, toplumsal hassasiyetleri gözetmeyen ve geçmişin ağır bedellerini görmezden gelen hiçbir siyasi hesap, sokakta da sandıkta da karşılık bulamaz. Siyasetin asli görevi toplumu kendi dar kararlarına zorlamak değil; hukuk devleti ilkeleriyle ve milletin değişmez milli değerleriyle uyum içinde hareket etmektir.