Bugün bir çocuğun aklına annesi düştüğü gibi aklıma annemin çilesi ve gönlüme yaylalar düştü. Evet, sıla derdine düşen yanık bir türkünün bizi alıp götürdüğü Gümüşhane yaylalarındayız. Geçen gün Gümüşhane Kabaköy yaylasından görüntü paylaştım. İzleyenler “bura neresi?” diyerek hayranlıklarını ifade ettiler. Sahi Alpler’den güzel diyenler bile oldu.

Temmuz ayının ilk günleri dağların avucundaki şehrin Gümüşhane Kabaköy yayla zirvelerinde olurduk. Zira 18 yaşına gelinceye kadar kısıtlı tarım ve hayvancılık sürecinin mutlaka bir yerinde vardık. Bu günlerde işte tam bu vakitlerde yaylaya köy merkezinden ikindi üzerine doğru buram buram grup grup genç kızların delikanlıların patika dar yollara düşüp çok zor dik yokuşlara tırmanarak nefes nefese adeta yaylaya değil gökyüzüne yolculuğa çıkardık.

Eşeğimiz katır ya da atımız varsa onun sırtında yoksa 10 km’ye yaklaşan dağ yolunu sıcakta yaya olarak lastik ayakkabı ya da naylon terlik ayağımızda yürürdük. Bu uzun çileli yolu katederek mütevazi ekmek vb. ihtiyaç maddelerini yaylaya ‘kelif’ diye tabir ettiğimiz basit yayla evlerine getirirdik.

Bu ihtiyaç maddeleri nakli ihtiyaç olduğunda belli aralıklarla yayla mevsimi boyunca sürerdi. Yaylanın rakımı yüksek olduğu için yaylada hiç bir sebze veya meyve yetişmezdi. Köy merkezinde ise 1400 rakımda ancak temmuzun bu günlerinde kiraz, dut, vişne vb. yavaş yavaş çıkmaya başlardı. O yüzden bugün aklıma Kabaköy’ün dutları, vişneleri ve ilk fasulyesi düştü.

Bugün hala dutun lezzeti ve ilk fasulye ve patates yemeğinin kokusu sanki burnumun direğini zorluyor. Oralarda çok açlık, yokluk, çaresizlik, yalnızlık ve sahipsizlik yaşadık.

Tandır gölün kanyonu yazın öğle sıcağında serinlemek için kaçamak yaptığımız suya girdiğimiz derin bir göle ev sahipliği yapıyordu. Her Kabaköylü gencin bir Tandır göl hikayesi vardır.

Kısıtlı azığımız olan bir parça ekmek erkenden biter öğleyi geçe ikindi yakını öyle acıkırdık ki adeta gözlerimizin feri sönerdi. Derin kanyondan çıktıkça hayvanları toplamak zirvelere yolculuk aç karınla çok daha zordu.

Oralarda Temmuz 15’ine kadar kışlık ot biçilir, 183 hisse ortak arasında ot tevziyeti yapılırdı. 1500 dönüm civarındaki otluk biçilince artık dağlar tam hayvanlara kalırdı. Ama Temmuz sonu kuraklık başlar hayvanlar çok zor ot bulur karınlarını doyururdu.

O dağlarda büyüdük nerede bir göze, mağara, uçurum, orman, çalılık var biliriz. İki üç en fazla beş ineğimiz olur başka komşu ve akraba hayvanlarını ücretsiz beklerdik. Kuymaktan yana biraz şanslı olmamıza rağmen ne süt yoğurt ne peynir ne de et yüzü görürdük.

Hayvancılık yapan lakin hayvansal gıda vb. her türlü gıda fakiriydik. Babalar gurbette biz sefalette bir hayat yaşardık. Yaylamız nice böyle yaşanmış hikayelerle doludur.

Evet çok şükür yayla hikayelerine kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Türkiye bu gelişmelere hazır mı? Türkiye bu gelişmelere hazır mı?

Özetle sıla diyarımızda aklımızdan çıkmayan yaşanmışlıkları tamamlamak akıl, bilim bölge gerçeklerine uyarılan yeni hikayelere talibiz lakin hiç bir yayla hikayesi olmayanların çakallığı bu hikayeleri yazmaya yaşamaya engel olamayacaktır.

Sabri Şenel - 4.07.2022 / İstanbul-Ümraniye

Editör: Kerim Öztürk