Bu satırlar, bir daha üzerinde sapsarı başakları özgürce salınan bir bereket ülkesinin doygun son neslinin yurttaşları olarak okuyacağınız son satırlardan biri olabilir. Beni en çok korkutan ve geleceğe dair endişelendiren bir meselede düşüncelerimi yazıya döktüğüm bu yazılara sebep olan şirketin adını kapattım ki bir hukuki sorun doğmasın. Çünkü bu tür yapılar çok güçlüdür. Birden fazla avukatları, milyonlarca dolarları vardır. Bense önemsiz bir bilim ve fikir insanıyım. Bir tazminatla sesim kısılır, bir para cezası ile belim bükülür. Belki bir telefonla eline üç beş bin lira verilen bir serserinin elinden nefesim bile kesilir ama bir aklın bir zekatı vardır ve bir saniye sonrasına garantimiz olmayan bu dünyadaki konfor için hakikati söylemekten korkup fırıldak olmaya da lüzum yoktur.

Biz de buna minnet etmeyiz. İşte bu yüzden yazıyorum çünkü ben memur gibi biri değilim ve olamam da. Memurdan evvel mesulüm ve mesul olduğum için de düşündüklerimi yazmaya, konuşmaya mecburum. Zaten sadece bir Türkün yapabileceği bir şeyi yapıyor, hakikati cesurca bildiriyorum. Filistinleşme riskiyle karşı karşıyayız ve bu gidişata karşı acilen önlem alınmalıdır.

Biliyorsunuz Suudi Arabistan yatırım bakanı @Khalid_AlFalih (Halid bin Abdulaziz el-Falih), 2030 yılına dek Türkiye'ye 3,3 trilyon dolarlık yatırım planımız var demiş. Bu güzel bir haberdir. Ancak listeyi ve yatırım planını gerçekten merak ediyorum. Bu boyutta bir yatırım için elde satacak ne var? diye düşünürken bir mesaj geldi ve onu okurken sizin de okumanız için bir şeyleri açıklamayı seçtim.

Şimdi eklediğim görsellerle haberimin olduğu bu mesele beni fazlaca endişelendirdi. Sizi de endişelendirmeli zira size Manisa'da 10 bin dönüm yani on bin adet bin metrekare arazi alan Katarlılara olduğunu öğrendim. Onbin adet bin metrekare demek, on milyon metrekare eder. Aslında bu duyum değil zira kendi sitelerinde de 10 bin dönümü yazmışlar. Şirketin hisselerine baktığınızda %49 Katar görünür ve bu %49'lar genelde (gerçekte) %49 değildir. Bunun doğruluğunu araştırmak gazetecilere, meseleyi meclise taşımak da vekillere düşüyor. 10 bin dönüm ne demek biliyor musunuz? 6-7 tane yan yana Monaco devletçiği demek. Marmara denizindeki büyük adalardan biri olan İmralı adası kadar görünür bir arazi demektir. İmralı tam 10 km²'dir.

Bu tür satışlarda araziler, sözde Türk şirketleri ile iştirakli olarak alınır. Bilmiyorsanız söyleyeyim. Çanakkale Savaşı'nda ordunun beslenmesi problemi kıtlık kaynaklı değildi. Yabancıların üzerine çöreklendiği tarım sebepli idi.

Bu konuda herkese önereceğim bir kitap var. Sadri Ertem yazmış: "Çıkrıklar Durunca"

Osmanlı'nın tarımda nasıl bağımlı hale geldiğini özetliyor. Çanakkale savaşında ordunun gıda teminini zorlaştıran ana etken biraz da bu gibi sebeplerdi biliyor musunuz? Koskoca ülke, Çanakkale'ye malzeme gönderemez olmuştu. Savaşlarımızdaki açlığın arka planını iyi anlatır bu roman ve mutlaka okumalısınız.

Savaşa girerken bir önceki senede planlaması yapılmış bir üretime göre savaşa girmezsiniz. Şartlar gerektirdiği için karar alır ve savaşa girersiniz. İaşe sorunu ise savaşın uzamasına ve cephe gerisindeki sabotajlara göre değişir.

Ama tarım arazileriniz ve ürününüz başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak için ayarlanmış bir dönemde savaşa girerseniz pek tabii ki üzüm hoşafı ve buğday çorbası yiyerek sipere geçmekten başka şansınız kalmaz ki öyle de olmuştur.

Bir ülkede tarım arazileri satılmaz. Bizim durumumuzdaki bir ülkede ASLA satılamaz. Çünkü topraksız Türk, hiçbir şeydir! Bizim namusumuz da bayrağımız da toprağımızdır. Topraksız bayrak Filistin gibi vatansız ülke, topraksız ve egemenliksiz bir halk olmaktır. Şu anda vatansızlığa bir adım mesafedeyiz ve o adımın adı "yatırım" adı altında devam edegelen tarım arazilerinin peşkeşidir ve bunu da simsarlar yoluyla yapanlar vardır bu ülkede. Bu konuda kanun değil, çok sıkı kanunlar lazımdır. Öyle ki size faşist diyecekleri kadar sıkı ve tavizsiz şekilde yanından, arkasından dolaşılması, kelime oyunlarıyla etkisizleştirilmesi olanaksız, delinmesi, gevşetilmesi imkansız halde sarih ve net kanunlar ve müeyyideleriniz olmalıdır.

Milli güvenlik meselesi gibidir bu işler. İsrail'in kuruluşu, tarım alanı satışı ile başladı. Kibbutz ve Moşav çiftlikleri kurdu İsrail'i.

Tarım alanlarını kaybeden milletler, kendi vatanlarında Filistin'e dönerler. Türk vatanında hiçbir çöl ülkenin gıdasını temin etmek zorunda değiliz ve hiçbir çöl ülke için hatta hiçbir ülkenin iştirakı ve iştirakçısının sağlayacağı dolarlar için arazi kapatılamaz ve satılamaz. Velev ki ceviz bahanesiyle olsa bile.

Bugün ceviz diye başlar, yarın buğday, sebze olur ama yatırımı yapan bunu iç pazar için değil ihracat için üretir. Zaten iç pazarda fiyatları da yükselten budur.

Yediğiniz domatesin, biberin, patlıcanın en iyisi satıldığı için azdır ve kalanlarını da dış pazara satılmamış ve iç pazara satılmak üzere üreten ufak çaplı üreticilerden alıyorsunuz ve onlar da dış pazara satılan rakamlara sattıkları için bu paraları ödüyorsunuz. Dolarla kazanmıyoruz ama fiyatı uluslararası pazarda dolarla ölçülen buğday, domates, biberin dolarla artan fiyatlarına harcıyoruz sürekli değer kaybeden liralarımızı.

Sevgili dostlar! Bu toprakların önceliği, bu topraklarda yaşayan insanların beslenmesidir. 50 senedir GAP projesi yüzünden ot topladık, salça üstü ekmekle büyüdük, en adi araçlara bindik, ekmek soğan yedik, milletin çocukları hep bu projenin kesintisiyle yarı aç yarı tok yaşadı. Şimdi bu millet tamamlanmış olan GAP bölgesinin ekmeğini yemek ve cefasını çektiği projenin bolluk ve sefasını sürmek yerine ondan arazi alacak olan Arap, İsrailli ve Avrupalıların tarlalarında maraba ve ırgat olmayı hak etmiyor.

*

Şimdi bir şirket var, Katar ortaklı ve Gördes'te sizden bizden habersiz tam 10 milyon metrekare arazi satın almış. Gördes zaten el kadar bir yer ama toprakları Ukrayna kadar verimlidir. İklimi de Ukrayna'dan daha mutedil ve birkaç kez ürün almaya elverişlidir. Şirketin %51'ini göstermelik Türk yaptın mı kalan kısmı Katarlı olunca tamam işler kitabına uyuyor ama arap, kamera arkasında şirketin büyük Türk ortağı olan şirkete milyar dolarlık borç senedi imzalatıp finansal açıdan bağlayabiliyor. Bu sözleşme gizlilik sözleşmesi ile yapıldığı için son ana dek kimse farketmez ama ihlali halinde uluslararası tahkim devreye girebilir. Adam %51 şirketin sahibi olsa da aslında şirket %100 Arapların olabiliyor. Bölgeden haber veren arkadaşlar bu şirket için "adamlar bildiğiniz Gördes'te kendine bir ülke kurdular kimseden habersiz" yazmış.

Dediklerine göre bu şirket ceviz işletmesi de açmış ve dağları tepeleri her yeri satın almış. Delikanlı, 5 milyon metrekare diye yazdıklarının devamında (görseli koyamadım) hocam yanlış yazmışım 10 milyon metrekare diyerek düzeltti. Şirketin sitesinde de 10 milyon metrekare yani 10 km² yazıyor. Ya arkadaşlar 10 km² toprak ne demek biliyor musunuz? Saçımı başımı yolasım geliyor. 10 km² toprağı metrekare bazında ardarda dizseniz, Ekvator üzerinde dünyanın çevresini 200 kez saran bir kuşak oluşturur.

Yunanın batı Anadolu'da yaptığı katliamlara ve yıkımlara karşılık olarak Lozan'da Türkiye Cumhuriyeti'ne verdiği toprak 79 km²'dir. Öldürülen onbinlerce insanımız için sadece bu kadar toprak alabilmiştik.

Sadece Gördes'te 10 km² araziden bahsediyoruz. 10 km² kaç bin ölü Türk eder? Ben bu soruyu soruyorum. Öldürülen kaç bebek eder? Yunan askerlerince kolu kesilmiş kaç Durmuş eder? (fotoğrafını arşivlerde bulabilirsiniz)

Irzına geçilmiş kaç Fatma, kaç Zehra, kaç Zeynep eder? Yakılmış kaç cami eder? Hükumet konaklarından indirilip çiğnenen kaç Türk bayrağı eder? Başkomutanlık, Büyük Taarruz ve Sakarya'da yerlere serilen kaç Mehmetçik kanı eder?

10 km²'nin bedeli işte budur. Dolarları olan herkesin ve parayı bastıranın alacağı bir bedel değildir bu. Yerin altından fışkıran kirli ve yağlı petrolünle yeri sıktığında elini boyayan şehit kanını satın alabileceğin kadar ucuz bir ülke olmamalıdır bu topraklar.

Şimdi kimse bana "yahu Türkiye şu kadar akıllıca yatırım yaptı Sudan'da tarım arazisi satın aldık" demesin. Allah'ın üzerinde bitecek ottan esirgediği çöl Sudan'ındaki uyduruk iki kesek araziyi almaktansa Yunan'dan kurtardığımız en verimli toprakları satmayalım yeter.

Bu arazileri satanların da Allah binbir türlü belasını versin, nesilleri kurusun ve esaret dışında her cefayı tatmadan ölmesinler.

Ayrıca belirteyim, Katar, babanızın oğlu değildir. Başka bir babanın oğlu olabilir. O babanın adı olsa olsa Charles'tır. Çünkü Katar, körfezde İngiltere'nin paraleli politikalar izleyen tek arap ülkesidir. Diğerleri ise ABD'ye yakındır. Katar, İngiliz güdümlü oluşuyla onlardan ayrılır.

Arazi satın alan ülke Katar olduğunda bilin ki Katar demek, İngiltere demektir. Arkadaşlar yatırım ile talan arasında bir fark vardır. Yatırım, eşit şartlarda olur. Talan ise kapanın elinde kalandır. Tarım toprağı satın almaya yatırım denmez. Yatırım eğer tarım yatırımı denerek kamufle ediliyorsa onun adına kimse kusura bakmasın ama toprak satışı denir bu da bizi Filistinleşmeye götürür.

Senin halkın faizle bankalara borçlandırılıp üç beş gâvur kuruşuna muhtaç olursa, çiftçinin hasat vaktinde traktörüne mazot koyacağı aylarda yakıta GÂVURA GEÇİRİR GİBİ %30 ZAM GEÇİRİRSEN işte o çiftçi de silkelerim ürününü de tarımını da der satar toprağı. Sonra eloğlu gelir, "kam lira ya habibi?" diye fiyatını sorar parasıyla alır ve üzerinde yaptığı tarımda elde ettiği ürüne de haklı olarak kendi yatırımının fiyatını biçer. Nasıl Osmanlı'da Düyunu Umumiye tarladaki ürüne el koyuyordu ise, nasıl tarladaki ürünün fiyatını belirliyordu ise yine aynısı olur. Böyle yatırım gelecekse bunun adı yatırım değildir ve böyle yatırıma lânet gelsin.

Bugüne dek benden ne okudunuzsa, katıldığınız, katılmadığınız yanlar olabilir. Beni sevenleriniz de nefret edenleriniz de olabilir ama burada yazılanlara sahip çıkın ve bu konuda duyarlı olun, bu konuya sahip çıkın çünkü sizin, benim, hepimizin geleceğinden bahsediyorum. Çocuklarımız gurbetçi olmasın, kızlarımız eskort olmasın diye söylüyorum. Bu bayrak garip dalgalanmasın, kuru bir rüzgarla dalgalanan fakir bir ülkenin bayrağı değil, rüzgarla değil, refahla dalgalanan bereketli topraklarını eken çalışkan insanların müreffeh bir ülkenin bayrağı olsun diye söylüyorum.

Her zaman tartışır, birbirimize hakaret bile edebiliriz hatta kavga da edebiliriz ama hür ülkenin bireyleri olarak ve karnımız tokken olur bu sadece. Afrika'da kemikleri görünen toplumların yere serilmiş ve sinekler üzerinde uçuşan aç çocukları için kavga lüksü yoktur, ölüm vardır. Hepimiz elbette öleceğiz ama onurlu ve egemen bir toplumun fertleri olarak. Bu konuda daha geçen sene fazlasını https://www.indyturk.com/node/499451/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/ekmek-i%C3%A7in-ekmelisin

adresindeki yazımda da yazmıştım. Şimdi bu yazıdaki öngörülerimin daha ötesine geçen meseleler söz konusudur. Artık ikinci faza geldik.

Üçüncü faz korkarım daha farklı olacak ve uyarı aşamasını geçmiş olacağız. Bilin ki "bir ülkede tarımda bir şeyler yanlış gidiyorsa o ülkede hiçbir şeyin iyiye gitmesi mümkün değildir." Bu söz, Hint tarım ekonomisti "agronomisti" ve ziraat bilimcisi Swaminathan'a ait. Ekonomi bozulur, yine düzeltirsin. Arı sende olduğu sürece balı istersen Bağdat’tan getirtirsin. Toprak sendedir, mülkiyeti onun evlatlarındadır dert mi? Değil! Ama o mülkiyeti verirsen, önünü alamayacağın sonuçlar çıkar ortaya...

Efendiler!

Tarım yatırımı açlığa ve kıtlığa karşı nasıl etkili bir silahsa, tersine düşündüğünüzde bir ülkede açlık ve kıtlık meydana getirmek, asayişsizlik ve halkı köleleştirmek için de en etkili silahtır. Halkların faizle, borçla, kredilerle köleleştirildiği bir dünyada arazinizi satmayın! Araziler en fazla kiralanır ama satılmaz!

Filistin'de en verimli araziler 20 küsur Arap simsar eliyle alınmıştı. Kimse toprağını doğrudan yahudiye satmadı. İngilizler ise bunu seyretti ve uzaktan izledi. O dönemler İngilizler Yahudileri kullanırken şimdi ise körfezde sözde bağımsızlık verdikleri vasal (gerçekte bağımsız) butik ülkeleri kullanıyor olabilirler. Filistinli simsarlar olayını da isteyen araştırabilir. Onlar da bunu halka yatırım olarak anlatıyor, siz merak etmeyin arazinizi Şeyh filan kişi alıyor diyorlardı. Ama arazi bir müddet sonra tamamen Yahudiye geçecek ve Filistinliler bir köy ötesine izinle geçer olacak, birkaç yıl içerisinde de ülkelerinden olacaklardı. Buna da NAKBA yani büyük felaket diyeceklerdi. Bunun altına bununla alakalı yazdığım floodu da ekleyeceğim ki size bu fikri versin. Yazı bitince unutmazsanız okursunuz https://twitter.com/yukselhos/status/1528442895786815490?s=20

Bir zaman gelecek, ekmeğiniz için gerçekten savaşmak zorunda kalacaksınız. O günlerin miladı bugün olmasın. Ekmeyi bilmeyen milletlere en son ekmekleri için savaşmak kalır. Bilmezsen bildirirler ama elde verimli toprağın kalmaz, sana kalansa kuru ve yüksek steplerde mal çobanlığı kalır o vakit gerçekleri öğrenirsin, iş işten geçer, o olur...

Yolun sonu mu? Yolun sonu mu?

Türklerde nankör kelimesi nan-kör, aslında kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen kişi için söylenirken bu kelime içerisinde farsça bir kelime olan NAN yan ekmek gizlidir. Ekmeği görmeyen, kendisine verilen ekmeğe kör gibi bir manası vardır. Çünkü bizde iyiliğin sembolü ekmektir. Vefanın sembolüdür bu.

İkramı bol insan için "ekmekli" denir. Yemin ederken bile ekmek çarpsın ekmek gözüme dursun diyen kaç millet vardır dünyada?

Ekmek nimet, Türklerde ekmeği çiğnemek ise dinsizlik, hadsizlik alametidir. Kutsalı çiğnemektir. Peki ekmeği ürettiğin toprağı satmak? Buna neden yatırım diyelim?

Bu ülkenin batısı da doğusu da değerlidir ama ülkemizde karbonhidratı batı ve güneyden, proteini doğudan temin ederiz ve bu genelde böyledir. Protein zaten yetmiyor, karbonhidrat ise pahalılaşırsa yiyecek tek şeyiniz kalır tırnaklarınız ve birbiriniz.

Bu güne dek Türkün yaptığı en büyük savaşlar, şimdisi için değil yarını için yapıldı. Şimdi de geleceğimiz için bir savaş vermemiz gerekiyor ve bir yandan kaçak göçmen istilasına karşı elimiz kolumuz bağlıyken bir yandan da bu toprakların el değiştirmesini izlemekten farklı bir şey yapacağız. Fikirsel olarak savaşacağız. Bunun da yolu, hak adına doğruyu söylemek ve o fikri yaymak ve bir bayrak gibi her gittiğin yere taşımaktır. Cehaletle mücadele, aslında bilim üretmekten değil, cahille mücadeleden geçer çünkü üretilen bilimin alıcısı değildir cahil. Cehaletin taşıyıcısıdır ve fikrin yoksa hiçbir mücadelede silahın da yoktur.

Üç kuruş için kepaze bir sessizlikle susmak değil, gerçekleri görmek, fark etmek ve konuşmak. Senden beklenen budur! Yönetenler görmüyorsa göster, bürokratları, meclisi sıkıştır kanunları ona göre yaptırt. Bu ülkede siyasetten de önemli şeyler vardır ve bunların konuşulmadığı siyaset mugalata(yanıltma)dır, ürünü de çöptür.

Ben konuştum, hem de asil bir ulusa, kıymetli bir ülkenin halkına karşı konuştum. Şimdi yapacak olanlarda sıra.

Türk toprakları kimsenin elde kalmış değersiz malı değildir, yabancıya satılamaz!

Saygılarımla.

Dr. Yüksel Hoş

Editör: Kerim Öztürk