Gümüşhane Harşit Çayı ve Kelkit Çayı’nın akışı, ülkenin tüm nehirlerinin dili tarihin derinliklerinden gelen sonsuzluğun yolcusu ve sözcüsü gibidir. Bahar aylarının gelişi ile birlikte dağların tepelerindeki karların erimesi ve bahar yağmurlarıyla birlikte sular, “Çırpınırdı Karadeniz bakıp Türkün bayrağına” türküsünü söylemek için derinliği 200 km’yi çok aşan Karadeniz’e doğru hiç bitmeyen uzun bir yolculuğa çıkar. Köylerin boşanmadığı yarım asra varan geçmişte vadi boyunca sıra sıra güzel dağ yamaçlarına sert kayalıklarda düzlüklerde, tarıma elverişli olmayan yerlerde kurulan köylerde birbirinden çok farkı olmayan kıt topraklarda yaşanır tarım ve hayvancılık yapılırdı. Bahar aylarında yada yağmurların bol olduğu günlerde Harşit coştukça coşar; bendini çiğner aşar, yatağına sığmaz ve derenin taşlarını toprağını sürüklerken, kütür kütür sesler çıkarır, vadinin azgın suları ürpertici görüntü verirdi. Taşan dereler, bazen ocaklar batırır çok canlar alır bahçe ve bostanlarda ağır hasara yol açardı. Sel gelince başlangıcı ürkütücü olur hem derenin sesi hemde seli fark edenler çığlık çığlığa “Kaçın sel geliyor!” diye bağırırdı. Selin gelişi fark edilince can kaybına uğramamak feryat figan ederek kan ter içinde koşularak duyurulur.

Gümüşhane’de yaşamak, adeta bir destan yazmaktır

Uyarı insani bir görevdir. Sel bazen Harşit’i besleyen derelerde bile korkunç tahribat meydana getirir. Hatta insanlar ve hayvanlar çoğu kez sele kapılır. Vadi boyunca olağan üstü durum yaşanırdı. Harşit Vadisi’nin Dölek Deresi’nden büyük dereye akan 10 km yaklaşan dere kenarı su basar kısmında Kabaköy’ün çayırları, bahçe, bostan ve arazileri vardı. Dölek Deresi’nin Söğüt Köprüsü diye adlandırılan basit ahşaptan ağaçtan yapılı bir geçiş köprüsü vardı. İşte bu köprüden geçerken hayvanlar selide fark edince kaçışır çobanı veya hayvan sahiplerini hem aşırı yağmur çok büyük sıkıntıya sokardı. İnsan hayvan yağmurdan sırılsıklam olur. Gümüşhane’de hayat imkansızlığa zor coğrafi şartlara geçinmeye meydan okumak geçinmenin destanını yazmaktır. İşte böyle bir günde talihsiz iki olay olmuş bir kişi kurtulmuştu. Rahmetli Nuri’ye yengemiz sele kapıldı uzun süre selde sürüklendi. Yaklaşık 4 km civarında selle ölümle boğuştu sonra Şeyh Ahmet amcanın Elmanın Köprüsü altında can çekişirken zor şer son anda kurtarıldı. Allah ailesi ve sevenlerine bağışladı çocukları öksüz kalmadı. Yaşayacak ömrü varmış doktor nerede? Şehre ulaşım zor, araç yok acil servis hizmeti yok yengemiz köylü tecrübeli büyüklerin el yordamı sağlık müdahalesi ile günler sonra sağlığına kavuştu. Aynı yıllarda Puşu Şenel ablamız nişanlıyken yıldırım çarpması sonucu hakka yürüdü. Sobran Deresi’nin Kale Deresi’yle birleşme noktasında iki derenin selinin birleşmesiyle kara yoluna kadar tırmanan azgın sular yine Selahattin Tanış ağabeyin çok sevdiği nişanlısını aldı götürdü ve hakka yürüdü. 1915 yılında Rus işgaliyle azan kuduran Rus askerlerin Ermeni ve Rum çetelerin işbirliği tecavüz girişimine karşı koyan namusları kirletilmesin diye kendilerini Harşit’İn azgın bahar sel sularına atan ve gönüllere defnedilen iffet abidesi Gümüşhane kızları bu sefer kaderin ağlarına takılıp sele kapılıp Harşit Vadisi’nde boğularak ölüyorlardı. İşte bunlardan 1970’li yıllarda yaşanan birisi Selahattin Tanış’a “Arzular! Arzular canım Arzular” türküsünü yazdıran ve yanık yanık söyleten bu dramatik olaydır. Sel gelip saatler sonra tehlikesi azalınca yan arklara akan sularda yada çayın kenarında bulanık suda balık avlardık. Sel suyu içinde çabalayan canlı emareyi fark eder anında suya elimizi daldırırdık kısmet rastgele çoğu kez balık veya kurbağa ve benzeri suda yaşayan canlıları yakalardık. Bazen elimize yılan gelirdi ve can havliyle tiksinir kaçışırdık. Sel, dere kenarlarına bağdan bostandan söktüğü odunları getirir bunları sel önünden ya da dere kenarlarından toplar kışlık odun yapardık. Bahar sularını karların erimesi ve yağan bahar yağmurları nehirlerin debisini çok yükseltir kışı aratmayan soğuklar ise biz çocuk yaştaki çobanlara adeta kabus gibi gelirdi. Bazen köprüler sele gittiği için hem hayvanlarımız hem kendimiz dereyi geçmek için çok büyük sıkıntılar yaşayarak dağdan taştan sırılsıklam ıslanmış vaziyette kıyafetlerimizle tir tir titreyerek ölüm kalım savaşı verir köye ulaşmaya çalışırdık.

Bu Bir Anma Değil Yaşayan Çınara Vefa Günüdür Bu Bir Anma Değil Yaşayan Çınara Vefa Günüdür

Bizler gurbet çocukları olarak büyüdük

Yağmurlar yağdığında etrafta bol bol mantar biterdi. Gevenliklerin içinde “Guguva” mantarı diye tabir ettiğimiz mantarları hayata tutunma kültürü olarak bize büyüklerimiz öğretmişti onları toplar kuru gevenleri yakar üzerine ters çevirip tuzladığımız mantarı pişirir büyük bir zevkle afiyetle yerdik. Eriyen karlar yağmurlar şırıl şırıl akan gözelerin “Çift Gözeler”, “Kurunlu Göze”, “Taşın Altı Gözesi” , “Tuzlu Göze”, “Cemile Aba’nın Çeşmesi”, “Komların gözesi” gibi daha nice gözelerin kaynaklarını besler; Temmuz ve Ağustos’un kavurucu sıcaklarında kurdun kuşun her türlü yabani hayvanın bizim ve güttüğümüz hayvanlarımızın hayat kaynağı olurdu. Her Anadolu köyü gibi bizlerde hayatta kalmanın çok zor olduğu coğrafyanın evlatları olarak çil yavrusu gibi gurbete dağıldık gurbet yöre insanı için kaçınılmaz kaderdi. Bizler gurbet çocukları olarak büyüdük. Gurbet bizi ham demirin dövülerek çelikleşmesi gibi hayata hazırladı. Göç sonucu Köyler viran oldu geride bıraktığımız toprak bacalı evler Kara yağmura daha fazla dayanamadı çöktü harabeye döndü. İstanbul’da Gümüşhane’yi unutturmamak için köy dernekleri ve ilk kurulan il dernekleri ile gurbette sılayı sevdirdik. 20 yılı aşkın yönetici örnek model olduk. Anadolu’ya geri göçü özendirdik teşvik ettik şehirle köyle bağımızı hiç kesmedik. Zira sıla diyarımız bizim vatan sevgini iliklerimize kadar işlendiği ilk yer ve bir karşılıksız sevdadır. Bugün yüzde 93 maden arama oranı ve izniyle bu fakirler çaresizler diyarını bekleyen en büyük tehlike doğanın tahrip edilmesi köylerin meraların yaylaların çölleşmemesidir. Üretime maden çıkarılmasına karşı olmak başka bir şey vahşice rant uğruna azgın para kazanma uğruna doğanın katledilmemesi gerekir. Her gurbetçi çocuk ve torunları köyüne dönme hayali ile yaşar bazıları döner bazılarına kısmet olmaz bazıları tabut içinde döner bazı yurt dışı gurbetçileri “beni köyümün toprağına vadi yamaçlarına gömün” diye vasiyet eder buna uyulur. Biz çok İstanbul’dan Gümüşhane’ye kendimiz ya da dernek imkanlarımızla otobüs bagajında yakınımızı getirdik. Otobüste ya da yurt dışından uçakta birlikte yıllarca hayatta iken seyahat ettiğimiz yakınımızı bu kez bagajda sıla yoluna koyulduk. Evet bu anları yaşayan herkesin gönlüne Allah ferahlık versin. İşte bizim için son derece manevi değeri olan köyümüz anılarımız sevdiklerimizin kabirleri olan bu şehri hiç kimse akıl bilim insanlık dışı bir doğa katliamı ile karşı karşıya bırakamaz.

Yaşanılabilir bir Gümüşhane için acil göreve davet ediyoruz

Bu şehrin yazarı çizeri bilim adamı hukukçu birkaç satır yazısı ve sözü olanı etkili yetkili herkesi vb her sıradan insanını bu gidişata karşı duyarlı olmaya davet ediyoruz. Kelkit Harşit Vadisi’nin suları havası daha çok kirlenmesin. Dağı taşı düzlüğü ovası çölleşmesin lütfen bu konuda söyleyecek sözü çözümü olana dut yemiş bülbül gibi susmak yakışmıyor. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışı insanlık dışıdır. Bize dokunmayan yarın komşumuza akrabamıza evlatlarımıza torunlarımıza dokunacaktır. “Yaşanılır köyler yaşanılır Gümüşhane ve yaşanılır bir ülke” için her vicdan sahibini acil göreve davet ediyoruz. Bir gün köyüme dönerim hayali ile yaşayan ve bu hayalle ömür tüketenlerin hayali kabusa dönmemeli onlar dönmezse evlat veya torunları dönmelidir. İşte Harşit’te Kelkit’te balık avlanmalı, bağ bostan sulanmalı, tarlalarda buğday başakları boy vermeli, gözelerin suları berrak akmalı bu gelecek nesillere bırakılacak en büyük mirastır. Yüzde 2 veya 4 oranında kamunun aldığı payla doğaya verilen zarar telafi edilebilir mi?

Sabri ŞŞENEL - 8.05.2024 - Ümraniye/İSTANBUL

Editör: Kerim Öztürk