Sabri ŞENEL’in kaleminden

Sonbahar mevsimi Harşit Vadisi kenarlarında; gerek meyve bahçeleri gerekse yamaçlardaki ağaçlarıyla ilkbaharı aratmayacak rengârenk görüntüler sunar. İşte bu renklerin tüm tonları, Sanatçıların Sanatçısı’nın fırçası ile büyüleyici bir tablo ortaya koyardı. Biz vadinin öğrenci çocukları; köyde ilkokul bittikten sonra ortaokul ve lise öğrenimi için köylerden şehir merkezine yönelirdik. Zira Harşit boyunca uzanan dereler sırasıyla vadiyi besler; Kabaköy Deresi, Dölek, Yayladere, Kale Deresi, Gökdere, Pirahmet Deresi, Karmut Deresi ardı ardına Tirebolu’ya kadar Harşit’e karışır. İşte öğrenciler de bu derelerden adeta Harşit gibi şehre akardı. Bizler diğer köylü öğrencilerle şehirde tanışır; arkadaş, sırdaş, yoldaş, hemşehri olurduk.

Hafta içi şehirde, okulda öğrenciydik; hafta sonları ise sınav hazırlığımız olmadıkça ailelerimizin ev işlerine destek olmak için köye gelirdik. Pazar günleri ikindi vaktine yakın, okula dönmek üzere köyden Sobran ve Tohumoğlu istikametine doğru yola koyulurduk. Zira pazar günü köyden şehre nadir araç bulunurdu. Olsa da ancak sabah erken saatte giderdi. Biz ise köyde ailemizle biraz daha uzun süre kalabilmek adına öğleden sonraya kalırdık. Kilometrelerce uzunluktaki yolda araç denk gelirse el kaldırır, durdurur binerdik; gelmezse önce yürüyerek Tohumoğlu Köprüsü kavşağına inerdik.

Kriz Ve Güç Fırsatçılarını Unutmayacağız!
Kriz Ve Güç Fırsatçılarını Unutmayacağız!
İçeriği Görüntüle

Yaşımız küçük olduğu ve güz mevsimi hüküm sürdüğü için, ıssız vadide gözümüz kulağımız dağda taşta, yabani hayvanlar üzerinde olurdu. Öğrenci arkadaşlarımızla kalabalık olmadığımız zamanlarda risk daha da yükselirdi; zira vadi yamaçlarındaki bahçelerden rızıklanan ayı, domuz gibi hayvanlar büyük tehditti. Bazen kurt ulumaları duyar, ürkerdik. Vakit erken olur ve kalabalık olursak, hasadı yapılmış meyve bahçelerinin dallarında kalan elma ve armutları taşlayarak düşürür, yaralanan o meyveleri yerdik. Bu, adeta aç kalan çocuklara doğanın bıraktığı bir rızıktı.

Bir pazar günü yine Kabaköy’den Tohumoğlu’na inerken araç gelmeyince çaresizce uzunca bir süre yürüdük. Sırtımızda bir hafta yetecek kadar köy fırınında pişirilmiş ekmek ve biraz da haftalık kumanyamız vardı. Körpe bedenlerimizle omuzlarımıza binen o yükü taşımakta çok zorlanırdık. Yürüdükçe sırtımız kan ter içinde kalır, takatsiz düşerdik; en ufak bir gürültüde gözümüz yolda, izde, etrafta olurdu. Bir umut gelen araç bizi almadan geçip giderse büyük bir hayal kırıklığı yaşar, üzülürdük. Akşam karanlığına kalmamak için kavşağa bir an önce varmak şarttı, sabırsızlanıyorduk.

Zar zor sonunda kavşağa vardık ve uzunca bir süre orada bekledik. İki kişiydik; yıllar sonra Gölcük depreminde kaybettiğimiz arkadaşım Sebahattin Yakut ile birlikteydim. Saatler geçmesine rağmen bizi alacak ne bir kamyon ne de minibüs bulabildik. Korkmaya başladık, akşam karanlığında yol üstünde kalakaldık. Yükümüz ağırdı, dağdan taştan gelen garip sesler çocuk yüreğimize korku salıyordu. Çok üşümüştük; yorgunluktan sırtımızda soğuyan terimiz bizi tir tir titretiyordu.

Beklemek nafileydi, çaresizdik. Biraz daha durduktan sonra yeni bir karar verdik ve "Pirahmet kavşağına yürüyelim" dedik. Yola koyulduk, etrafta in cin top oynuyordu. Yeniyol köyüne vardığımızda vakit yatsıyı çoktan geçmişti. Mezarlık altından geçerken, büyüklerden duyduğumuz mezarlık ve hortlak hikayeleri aklımıza geliyor, gözlerimiz gayriihtiyari kabristana çevriliyor, ödümüz kopuyordu. O an birisi bağırsa neler olacağını kestirmek çok zordu; korkudan yüzümüz gözümüz sapsarı kesilmiş, gözlerimiz yuvalarından fırlar gibi olmuştu.

Mezarlığı geçtik. Ayaklarımızı sürüye sürüye, çekmekte zorlanarak da olsa çaresizce yürümeye mecburduk. Tek umudumuz, Pirahmet kavşağında Kelkit-Erzincan istikametinden gelecek bir araca binmekti. Nihayet kavşağa vardık. Orada bir benzin istasyonu vardı; bizim için adeta bir şenlik yeri, bir sığınaktı. Karanlıkta yol üstünde epeyce bekledikten sonra bizi gören istasyon çalışanı yanımıza geldi, halimizden öğrenci olduğumuzu anlayıp bizi içeri aldı. Sobanın başına oturttu, bir şeyler ikram etti. İçimiz ısındı.

Çok geçmeden gelen bir kamyonun kasasına bindik, çünkü şoför mahalli doluydu. Araç kasası üstünde şehre yöneldik ama rüzgârdan ve soğuktan donduk, kasanın içine çöktük. Tekke, Pirahmet ve Bağlarbaşı derken şoför bizi Alibeyler Köprüsü’nde indirdi. Karaer Mahallesi’nin tepelerinde tek göz odalarda kalırdık. Gece yarısı kendimizi eve zor attık ama bize olan olmuştu. Aç, susuz, soğuktan perişan bir halde hemen yorganın altına girdik. Zira okulumuzda çift tedrisat olduğu için sabah saat 07.30’da dersimiz başlayacaktı.

Korku ve soğuk iliklerimize işlemişti. Gariban, sahipsiz köylü çocuklarıydık; babalarımız gurbette, annelerimiz köydeydi. İşte bu yaşta hayatın çilesini çekmek bizi öyle bir bilemişti ki, görmediğimiz mahrumiyet kalmamıştı. Yetiştirme yurdunun çocukları bile bizden şanslıydı; zira onların yatacak sıcak odaları, sabah kahvaltıları, sıcak yemekleri vardı. Biz ise tezekle ısınır, on beş günlük bayat ekmeğe ve makarnaya talim ederdik. Lise binasının yanında kalan şehir dışından gelmiş öğrenciler bize göre çok şanslıydı; şehirde ailesiyle kalan memur ve esnaf çocuklarına imrenirdik.

Biz küçük çocuklar, kendi dayanışmamızla birbirimize hem anne hem baba, hem ağabey hem kardeş olurduk. Çünkü okumaktan başka hiçbir şansımız yoktu. Biz ya kalaycı, ya inşaatçı ya da kuducu çocuklarıydık. İşte ortaokulu ve liseyi bu şartlarda bitirmiştik.

Biz normal günlerde ya kamyon kasasında ya minibüs ya da kamyondan dönme otobüslerle şehre inerdik. Ağasarlı Faik amcanın, Yağmurdereli Bilal amcanın, Yayladereli Hamdi amcanın, Söğütağıllı Nazım ve Nedim amcanın Ballıcalı Salih ağabeyim Muzaffer Amcanın Erdemlerden İsmail Hakkı amcanın Dölekli Sabri amcanın iki Rüstem amcaların Kabaköyden Salih Şaban Cafer ve Ezber ağabeylerin kamyon kasaları otobüs minibüsleri ulaşım aracımız oldu.

2.11.2026