Sürekli olarak Türkiye’de ve dünyadaki çarpıklıkları incelediğim için zaman zaman “Yazdığın her şey doğru ama çözüm nedir?” diye soranlar oluyor. Oysa her eleştiri veya tespit çözüme giden yolu açmak içindir... Yoksa gerçeği söylemenin ne faydası olur? Çözüm, aslında çok basittir, iki kelimede saklıdır ama farkında bile değiliz!

***

Bu yazıyı yazmaya karar vermemin sebebi, son olarak TC ULUCA adlı Twitter kullanıcısının paylaştığı Soljenitsin’e ait şu sözdür...

“Yalan söylediklerini biliyoruz, yalan söylediklerini biliyorlar, yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar, yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz, ama hâlâ yalan söylüyorlar.”

İşte en düşük memur maaşı 22 bin liraya çıkarılmış, “SSK ve Bağ-Kur emeklilerine de yüzde 25 zam yaptık” diyorlar. Sonra da zaten en düşük emekli maaşı 7500 lira iken, zamlı maaşın da 7500 lira olduğunu görüyoruz... Bunu da “kök maaşa zam yaptık” diye izah ediyorlar!

Peki insanları ahmak yerine koymak demek olan böyle bir uygulamaya nasıl cesaret edebiliyorlar?

Bunu anlamak için yine Soljenitsin’e başvurmak gerekiyor.

Soljenitsin, 12 Şubat 1974 günü, “Yalanla yaşama!” çağrısını yazdığı gün tutuklandı ve sürgüne gönderildi. “Çözüm nedir?” sorusunun cevabı bu yazıda var. Sabri Gürses’in Rusça’dan çevirdiği metnin tamamı gazetedeki sütuna sığmaz... Bu sebeple kısaltarak veriyorum:

***

Yurtta yoksulluk ve köhnelik bu kadar yaygınken, gereksiz bir kozmik böbürlenmeye kalkışıyorlar; uzaklardaki vahşi rejimleri destekliyorlar; iç savaşları tetikliyorlar. Üstelik kimi isterlerse yargılıyorlar ve sapasağlam insanları akıl hastanelerine kapatıyorlar, her şey “onlarda”, biz ise güçsüzüz...

Artık dibe kadar vardılar, artık evrensel ruhsal ölüm hepimizin üzerine çöktü ve fiziksel olarak hem bizi, hem çocuklarımızı tutuşturup yakıyor- ama biz eskisi gibi hep korkakça gülüp dilsiz bir şekilde mırıldanıyoruz:

“Biz ne yapabiliriz ki? Güçsüzüz...”

O kadar umutsuzca insanlıktan çıkmış durumdayız ki, bugünkü şu gösterişsiz yemlik için bütün ilkelerden, ruhumuzdan, atalarımızın bütün çabalarından, bizden sonrakilere kalacak bütün varlıklardan vazgeçiyoruz.

Oysa biz her şeyi yapabiliriz ama kendimizi teselli etmek için kendi kendimize yalan söylüyoruz. Hiçbir şekilde “onlar” suçlu değil, biz kendimiz, sadece biz suçluyuz!

Bizim ağzımızı tıkamışlar, biz duymuyoruz, sormuyoruz. Onlar bizi nasıl duysun?

Ama o hiçbir zaman kendi kendine kalkıp gitmez, eğer biz hepimiz her gün onu kabul eder, över ve güçlendirirsek, eğer onun en hassas noktasından yakalamazsak onu.

Yani yalandan.

Bu utanç verici duruma nasıl geldik? Bu utanç verici duruma nasıl geldik?

Şiddet yalan dışında hiçbir şeyle örtünemez, yalansa sadece şiddetle ayakta durur. Ve şiddet bizden sadece yalana boyun eğmemizi, her gün yalanı kabullenmemizi ister ve sadakat budur işte!

Ve burada yatar kurtuluşumuzu sağlayacak olan o göz ardı ettiğimiz, en yalın, en sağlam anahtar:

Kişi olarak yalana katılmamak!

Bırak yalan her şeyin üstünü örtsün, bırak yalan her şeye hâkim olsun, ama küçücük bir şeyi olsun reddedelim; yalan benim aracılığımla hâkim olmasın!

Ve bu, bizim çaresizlik çemberimizdeki küçücük bir yarıktır! Bizim için çok kolaydır ve yalan için en yıkıcı yarıktır. Çünkü insanlar yalandan uzak durdukları zaman, o öylece var olamaz hale gelir. Salgın gibidir o, sadece insandan insana geçer.

İşte bu bizim yolumuz, en kolay ve bizim besili organik korkaklığımıza rağmen yapabileceğimiz bir şey, Gandi’nin (adını anmaya korktuğumuz) sivil itaatsizliğinden bile çok daha kolay.

Bizim yolumuz: yalanı bilinçli olarak hiçbir şekilde desteklememek!

Bu yol bile; bütün direniş yolları içinde en ılımlısı olan bu yol bile bizim gibi gecikmişler için kolay olmayacaktır. Ama kendini kurban etmekten, hatta açlıktan bile daha kolaydır: Alevler gövdeni sarmayacak, gözlerin ateşten erimeyecek ve ailen için temiz suyla birlikte kara ekmeği hep bulursun...

(Soljenitsin, bu arada özellikle akademisyenlere, yazarlara, sanatçılara ve generallere yalana katılmamanın yollarını anlatıyor...)

Eğer bundan bile ürküyorsak, o zaman biz beş para etmeyiz, umutsuz vakalarız ve Puşkin’in şu horgörüsü bize yazılmış demektir:

“Ne yapsın sürüler özgürlüğü?

Onların mirası soydan soya,

Püsküllü boyunduruk ve kamçı.”

Editör: Kerim Öztürk