ABD'nin 1929 Büyük Buhranını başlatan ekonomik gerçeklikle finansal sistem arasındaki makasın açılmasının sonucu olan istismarlardan bugünün fon vurgununa, Türkiye kendi gelişme modelini kurabilecek mi?
Dünya değişiyor. Ancak asıl mesele, dünyanın değişmesi değil; değişen dünyayı zihinsel ıskalamalarla hâlâ eski kavramlarla anlamaya ve yönetmeye çalışmamızdır.
Yaklaşık bir-iki asır önce sanayi üretimi, sermaye birikimi ve finansal piyasalar üzerinden şekillenen dünya düzeni, bugün yapay zekâ, veri, enerji, teknoloji, küresel tedarik zincirleri ve finansal sermaye arasındaki yeni ilişkilerle dönüşüyor.
Bu değişimi yalnızca teknolojik ilerleme veya ülkeler arasındaki ekonomik rekabet üzerinden açıklayamayız. Çünkü değişen, aynı zamanda üretilen değerin nasıl yaratıldığı, kimler tarafından kontrol edildiği ve toplumun hangi kesimleri arasında nasıl paylaşıldığıdır.
Türkiye'de haftalardır tartıştığımız fon krizi de bu açıdan, göründüğünden çok daha geniş bir anlam taşıyor.
Mesele yalnızca bir finansal istismar iddiası değil; finansın, üretimin ve toplumsal refahın hangi koşullarda birbirinden kopabildiğini gösteren yapısal bir sorundur.
YÜZ YIL ÖNCE NE OLMUŞTU?
1920'li yılların ABD'sinde, sanayi üretiminin ve borsa yatırımlarının hızla büyüdüğü bir dönem yaşanıyordu. Yeni teknolojiler, artan tüketim ve geleceğe duyulan güven, ekonomik iyimserliği besliyordu.
Ancak üretimdeki gelişmelerle, ekonomik gerçeklikle finansal piyasalardaki yükseliş arasında her zaman sağlıklı bir ilişki bulunmuyordu.
Borçlanarak hisse senedi satın almak yaygınlaşmış, yatırım ortaklıkları çoğalmış ve bazı finansal kuruluşlar, gerçek ekonomik değerlerinden bağımsız biçimde büyüyen piyasa fiyatlarından yararlanmıştı.
ABD Merkez Bankasının tarihsel incelemeleri, 1929 çöküşünden önce yatırımcıların hisse senedi alımlarını önemli ölçüde borçla finanse ettiğini ve spekülatif kredilerin finansal kırılganlığı artırdığını ortaya koyuyor.
Dahası, dönemin yatırım ortaklıklarıyla ilgili incelemelerde içeriden çıkar sağlama, değersiz menkul kıymetleri yatırım şirketlerine aktarma ve yöneticilerin sorunlu yatırımlarını fonların üzerine bırakma gibi uygulamalar da tespit edilmişti. Bu sorunlara karşı 1933 ve 1934 yıllarında çıkarılan ABD menkul kıymetler mevzuatı ile 1940 tarihli yatırım şirketleri düzenlemesi, finansal piyasalarda daha güçlü bir denetim mimarisinin kurulmasına katkı sağladı.
Tarih bize şunu gösteriyor: Finansal piyasaların büyümesi, tek başına ekonomik gelişmenin kanıtı değildir. Finansal araçların karmaşıklaşması da kendiliğinden daha verimli bir ekonomi yaratmaz.
Asıl belirleyici olan, finansal kaynakların hangi amaçlarla kullanıldığı ve bu faaliyetleri sınırlandıran kuralların ne ölçüde etkili olduğudur.
BUGÜN TÜRKİYE'DE NEYİ TARTIŞIYORUZ?
Türkiye'deki fon krizinde de olağanüstü getiri beklentileri, belirli hisselerde yoğunlaşan vurgun amaçlı yatırımlar, fiyat oluşumuna ilişkin organize şüpheler ve sonunda içi boşaltılmış fonların yükümlülüklerini yerine getirememesi ve temerrüt sebebiyle tasfiye kararları gündeme geldi.
Hepimizin de zaten çok iyi bildiği üzere ve Reuters'ın da dünyaya duyurduğu 2 Ekim 2026 tarihli incelemesine göre, yedi portföy yönetim şirketinin 131 fonunun tasfiye sürecine alınması doğrudan yüz binlerce, dolaylı olarak milyonlarca yatırımcıyı etkiledi.
Burada 1929 ve devamındaki krizlerle bugünü özdeşleştirmek elbette doğru olmaz. Finansal araçlar, ekonomik koşullar, kurumsal yapılar ve krizlerin yayılma mekanizmaları farklıdır.
Ancak iki dönem arasında önemli bir ortak soru bulunuyor:
Finansal kazanç beklentisi, ekonomik gerçekliğin önüne geçtiğinde ve denetim mekanizmaları bu süreci zamanında sınırlayamadığında ne olur?
Üretken yatırımların, teknolojik kapasitenin ve verimlilik artışının yerine, organize manipülasyonlar yoluyla ve yapay fiyat hareketlerinden vurgun vurma, kazanç elde etme arayışı geçtiğinde, finansal büyüklük ile toplumsal refah arasındaki bağ zayıflayabilir.
Bir varlığın fiyatının yükselmesi, o varlığın temsil ettiği ekonomik değerin aynı ölçüde arttığını göstermez. Biz de olduğu gibi hiç bir maddi gerçekliği bulunmayan Fonların büyümesi de tek başına ülkenin üretim kapasitesinin geliştiği anlamına hiç gelmez.
Üstelik yüksek enflasyon ve tasarrufların değerlendirilmesi, satın alma gücünü koruma ihtiyacı ve ekonomi yönetiminin ekonomiye sözde faizsiz finans sağlama amaçlı teşvik ve yönlendirmeleri insanları olağanüstü getiri vaatlerine karşı daha savunmasız hâle getirebilir.
Dolayısıyla meseleyi yalnızca yatırımcıların tercihlerine indirgeyemeyiz. Finansal okuryazarlık kadar şeffaflık, bağımsız denetim, etkili yaptırım ve öngörülebilir hukuk düzeni de önemlidir.
FİNANSAL BÜYÜME Mİ, TOPLUMSAL GELİŞME Mİ?
İşte paradigma değişiminin en önemli boyutu burada ortaya çıkıyor.
Uzun yıllar ülkelerin gelişmişliğini millî gelir, sanayi üretimi, sermaye birikimi ve dış ticaret gibi göstergelerle değerlendirdik.
Bugün bunlara teknoloji geliştirme kapasitesini, stratejik üretim alanlarını kontrol edebilme gücünü, insan kaynağının niteliğini, kurumların güvenilirliğini ve üretkenlik artışının topluma nasıl yansıdığını da eklemek zorundayız.
Çünkü yüksek finansal getiriler ile yüksek toplumsal refah aynı şey değildir.
Bir ekonomide finansal varlıklar hızla değer kazanırken, biz de olduğu gibi üretken yatırımlar yetersiz kalabilir. Sermaye birikimi büyürken gelir dağılımı bozulabilir. Teknolojik ilerleme gerçekleşirken çalışanların ve küçük tasarruf sahiplerinin ekonomik güvenceleri zayıflayabilir.
O hâlde gelişmişlik kavramını yeniden düşünmeliyiz.
Bir ülkenin ne kadar para kazandığı kadar, bu kazancı hangi üretim kapasitesiyle yarattığına; ne kadar teknoloji kullandığı kadar, ne kadar teknoloji geliştirdiğine; ne kadar büyüdüğü kadar, büyümenin sonuçlarını toplumun hangi kesimleriyle paylaştığına bakmalıyız.
Gelişmişlik, yalnızca zenginleşmek değil; zenginliği sürekli üretebilen, koruyabilen ve toplumsal refaha dönüştürebilen bir hukuk düzeni kurabilmektir.
TÜRKİYE KENDİ MODELİNİ KURABİLİR Mİ?
Türkiye'nin önündeki asıl mesele, başka ülkelerin gelişme modellerinden birini seçip aynen uygulamak değildir.
Dünyadaki başarılı örnekleri incelemek elbette gereklidir. Ancak her ülkenin tarihsel birikimi, toplumsal yapısı, coğrafyası, insan kaynağı ve kurumsal kapasitesi farklıdır.
Türkiye'nin ihtiyacı, bu gerçeklikleri dikkate alan, uzun vadeli ve bütünlüklü bir gelişme modeli kurmaktır.
Bunun için üç temel dönüşüm alanını birlikte ele almalıyız.
BİRİNCİSİ, üretim ve teknoloji. Sermayeyi yalnızca finansal varlıkların değer kazanmasına değil; bilimsel araştırmaya, yüksek katma değerli sanayiye, enerji teknolojilerine, dijital altyapıya ve nitelikli istihdama yönlendirebilmeliyiz.
İKİNCİSİ, hukuk ve kurumlar. Mülkiyet hakkının güvence altında olduğu, finansal işlemlerin şeffaf biçimde denetlendiği, kuralların herkese eşit uygulandığı ve ihlallerin etkili biçimde soruşturulduğu bir düzen kurmalıyız. Piyasa güveni, yalnızca yatırımcıya verilen sözlerle değil, kuralların güvenilirliğiyle oluşur.
ÜÇÜNCÜSÜ, paylaşım ve toplumsal refah. Üretkenlik artışının geniş toplumsal kesimlere ulaşmasını, sistemin sosyolojik tahkimatını sağlayacak eğitim, istihdam, rekabet ve sosyal koruma politikalarını geliştirmeliyiz.
Bu üç alan birbirinden bağımsız değildir. Hukuk güvenliği olmadan uzun vadeli yatırımın, nitelikli ve bilimsel eğitim olmadan teknolojik atılımın, üretkenlik olmadan kalıcı refahın ve adil paylaşım olmadan toplumsal güvenin sürdürülebilirliği zayıflar.
Türkiye'nin kendi modelini kurabilmesi, tam da bu ilişkileri bir bütün olarak kavrayabilecek kurumsal kapasite ve zihinsel berraklığa sahip olmasına bağlıdır.
SONUÇ: ESKİ DÜNYANIN SORUNLARINI YENİ DÜNYADA TEKRARLAMAK!
Yüz yıl önce yaşanan finansal krizler, piyasa büyüklüğünün ve yatırımcı iyimserliğinin ekonomik gerçekliğin yerini alamayacağını gösterdi.
Bugün yaşadığımız fon krizi de benzer soruları yeniden gündeme getiriyor: Finansal sistem kimin için çalışıyor? Üretilen değer ile piyasa fiyatları arasındaki ilişki ne kadar sağlıklı? Denetim kurumları riskleri zamanında belirleyebiliyor mu? Ekonomik büyüme, toplumsal refaha dönüşebiliyor mu?
Bu sorulara yalnızca mevcut krizi yönetmek amacıyla cevap aramak yeterli değildir. Geleceğin ekonomik ve toplumsal düzenini hangi ilkeler üzerine kuracağımızı da düşünmek zorundayız.
Çünkü dünya, sanayi toplumunun kurallarıyla açıklanamayacak kadar değişiyor. Teknoloji, üretim, finans ve jeopolitik güç arasındaki ilişkiler yeniden şekilleniyor. Ülkelerin gelişmişliği de giderek daha fazla, bu ilişkileri nasıl yönettiklerine bağlı hâle geliyor.
Eski paradigmayı temsil eden, bilim ve bilgi tekeli, sanayi devrimi, ve sömürgecilikle bütün dünyanın ucuz kaynaklarıyla kendi ülkelerine refah ve zenginlik taşıyanların, bu zenginliği finansal enstrümanlarla katlayanlar bile yolun sonuna gelmişken, Türkiye eski paradigmanın ergenlik hastalıklarını yaşamak zorunda değildir.
Fransa'ya, Almanya'ya AB'ne bakınız 20 yıl önce Dünya Ekonomisinden aldıkları pay %24'den %16'lara düştü. Eski paradigmanın ürettiği zenginliğine dayalı sosyal devletlerini devam ettirmekte artık zorlanıyorlar, siyasal sistemleri ve toplumları mutabakatları temelinden sarsılmaya başladı.
Aynı şekilde Türkiye için mesele de, bu değişim ve dönüşümü seyretmek veya başkalarının geliştirdiği modelleri takip etmekle sınırlı kalamaz.
Kendi tarihsel ve toplumsal gerçekliğimizden hareketle; bilimi, üretimi, teknolojiyi, hukuku, finansı ve paylaşımı birlikte ele alan yeni bir gelişme anlayışı oluşturmak zorundayız.
Çünkü yeni dünyanın kazananları, yalnızca değişime ayak uyduranlar değil; değişimin yeni dinamiklerini anlayarak kendi geleceklerini kurabilen toplumlar olacaktır.
PARADİGMA DEĞİŞİYOR!
Asıl soru, bizim bu değişimi ne zaman fark edeceğimiz değil; onu anlayacak düşünceyi, yönetecek kurumları ve hayata geçirecek toplumsal iradeyi geliştirip geliştiremeyeceğimizdir.
FON VURGUNU konusunda gösterdiğimiz zihinsel, siyasal ve kurumsal reflekslerin düzeyine bakarsak, yukarıda yaptığımız analizler fazla mı fantastik oldu acaba?
İyi pazarlar...
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü



