✍️ | Prof. Dr. Zekayi Özdemir yazdı

Dünyanın Yetim Kalan Türkleri: Ahıska’dan Bişkek’e Bir Hasret Hikâyesi Tam on yedi yıl sonra gelen bir e-posta, hafızanın en kuytu köşelerinde saklanan hatıraları bir anda gün yüzüne çıkarabiliyor. “Hocam nasılsınız, sizi çok özledik, annenizi çok özledik” diye başlayan birkaç satır beni yıllar öncesinin Bişkek’ine götürdü. E-postayı gönderenler Ahıska Türkü bir aileydi. Mesajı okurken yalnızca onları değil, onların şahsında bütün bir sürgün tarihini hatırladım. Birdenbire gözleri görmeyen yaşlı bir Ahıska kadınının sesi yeniden kulaklarımda yankılandı. Aradan yıllar geçmişti ama anlattıkları hâlâ yüreğimin bir köşesinde yaşamaya devam ediyordu.

Ahıska Türklerinin hikâyesi yalnızca bir göç hikâyesi değildir. O, yurtlarından sökülüp atılan insanların, yarım bırakılmış hayatların, mezarları geride kalan dedelerin, bir daha dönemeyen annelerin hikâyesidir. 14 Kasım 1944 gecesi Ahıska’da yaşayan on binlerce Türk için dünya bir anda değişti. İnsanlara hazırlanmak için saatler bile verilmedi. Evlerinden çıkarıldılar. Kimi sofradaki ekmeğini bırakıp çıktı, kimi beşiğindeki çocuğunu battaniyeye sararak istasyona koştu. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar yük vagonlarına dolduruldu. O vagonlar insan taşımak için değil, hayvan taşımak için yapılmıştı.

Kapılar kapandı.

Günlerce süren yolculuk başladı.

Soğuk, açlık ve hastalık vagondaki insanların kaderi hâline geldi. Çocukların ağlaması zamanla kesildi; çünkü ağlayacak güçleri kalmamıştı. Yaşlılar birer birer hayatlarını kaybetmeye başladı. Ölenlerin çoğu doğru dürüst gömülemedi bile. Bazıları tren durduğunda karların üzerine bırakıldı. Bazıları ise yolculuğun sonuna kadar vagonlarda bekletildi. İnsanlar yalnızca vatanlarını değil, ölülerini de geride bırakmak zorunda kaldılar.

Sürgün trenleri Orta Asya bozkırlarına ulaştığında çile sona ermedi. Asıl mücadele o zaman başladı. Kazakistan'ın ve Kırgızistan'ın sert ikliminde insanlar yeniden hayata tutunmaya çalıştılar. Çoğu zaman kerpiçten yapılmış barakalarda yaşadılar. Açlıkla mücadele ettiler. Hastalıklarla mücadele ettiler. Kimliklerini koruyabilmek için mücadele ettiler. Bir taraftan hayatta kalmaya çalışırken diğer taraftan çocuklarına Ahıska'yı anlatıyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki hafızasını kaybeden bir millet ikinci kez sürgün edilmiş olur.

İşte yıllar sonra Bişkek'te tanıdığım Ahıska Türkleri, bu büyük acının yaşayan tanıklarıydı.

Son derece mütevazı insanlardı. Annemle beni evlerinde ağırlamışlar, sonra da başkalarına daha yüksek bedelle verdikleri evi bana çok daha uygun bir fiyata kiralamışlardı. Babaları taksi şoförlüğü yapıyor, kızları eğitimlerini sürdürüyordu. Maddi imkânları sınırlıydı ama gönülleri genişti. Hayatları boyunca yoklukla mücadele etmiş insanlar olmalarına rağmen paylaşmayı hiç bırakmamışlardı.

O günlerde Toktogul Caddesi’nde oturuyorduk. Yakınlarda küçük bir dükkân işleten Uygur Türkü bir hanım vardı. Annem sık sık onun yanına giderdi. Daha sonra Rus komşular ve Kırgız kadınlar da bu dostluğa katılmıştı. Dilleri farklıydı, kelimeleri farklıydı ama sofraları ortaktı. Annemin yaptığı yemekler bir anda farklı milletlerden insanların paylaştığı bir dostluk vesilesine dönüşüyordu. O günlerde anladım ki bazen insanlar aynı dili konuşmadan da birbirlerini anlayabiliyorlar.

Bir gün Ahıska Türkü dostlarımız bizi bir Ahıska köyüne götürmek istediklerini söylediler.

Arabaya bindik ve yola çıktık.

Köyde bizi yaşlı bir kadın karşıladı.

Belki seksen yaşındaydı, belki daha fazla.

Yüzündeki çizgiler yalnızca yaşın değil, çekilen acıların izleriydi. Gözleri artık görmüyordu. Fakat onu dinledikçe insan, gözlerinin yaşlılıktan değil, ömür boyu döktüğü gözyaşlarından karardığını düşünüyordu.

Yanına oturduk.

Önce sustu.

Sonra konuşmaya başladı.

Babasını anlattı.

Annesini anlattı.

Sürgün gecesini anlattı.

Bir çocuğun hafızasında nasıl yer etmişse öyle anlattı.

Bölücülüğe Milli Tepkinin Cevabı
Bölücülüğe Milli Tepkinin Cevabı
İçeriği Görüntüle

Vagona bindirildiklerini, insanların birbirine sarılarak ağladığını, çocukların açlıktan inlediğini, annelerin sütlerinin kesildiğini anlattı. Soğuktan donanları anlattı. Yol boyunca ölen çocukları anlattı. Bir annenin, ölen yavrusunu son kez öpüp tren durduğunda karların üzerine bırakmak zorunda kaldığını anlattı.

Bunları anlatırken sesi titriyordu.

Bir ara başını öne eğdi ve uzun süre konuşamadı.

Sonra yavaşça şunu söyledi:

“Evladım, insan vatanından ayrılınca yalnız toprağını kaybetmez. Hatıralarını da kaybeder.”

Bu cümleyi söylerken gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Ardından Ahıska’dan bahsetmeye başladı.

Dağlarından...

Derelerinden...

Meyve bahçelerinden...

Çocukluğunun geçtiği evden...

Babasının mezarından...

Annesinin tandırından...

Bir insanın kaybettiği şey yalnızca bir ev değildi; bütün bir dünyaydı.

Sonra içli bir sesle şu dizeleri okudu:

Ahıska dağları kaldı ardımda,

Dumanı tüter hâlâ yurdumda.

Bir avuç toprağa hasret ömrüm var,

Gözüm kaldı çocukluk yılımda.

Bir süre sonra yeniden konuştu:

Kar yağdı üstüne baba mezarımın,

Kim bilir şimdi hangi rüzgârda.

Ben gurbet elde yaşlandım gittim,

Yurdum bekliyor beni dağlarda.

Akşamüstüne doğru sesi iyice kısıldı. Ama konuşmayı bırakmadı. Çünkü aslında kendi hayatını değil, bütün bir milletin hafızasını anlatıyordu.

O gün dikkatimi çeken şeylerden biri de annemdi. Yaşlı kadının anlattıklarının çoğunu anlamıyordu. Fakat onun Türk olduğunu biliyordu. Müslüman olduğunu biliyordu. Acı çektiğini hissediyordu. Saatler boyunca yanından ayrılmadı. İki yaşlı kadın bazen el ele oturdu, bazen birbirlerinin yüzüne baktı, bazen sessizce ağladı. Kelimelerin bittiği yerde insanlık konuşuyordu.

Bugün dönüp baktığımda Ahıska Türklerinin yaşadığı trajedinin yalnızca geçmişte kalmış bir tarih olmadığını görüyorum. Çünkü sürgün bazen trenlerden indikten sonra da devam eder. İnsan yeni bir ev bulabilir, yeni bir iş bulabilir, yeni bir hayat kurabilir. Ama çocukluğunu geri bulamaz. Annesinin mezarını geri bulamaz. Köyünün sabah kokusunu geri bulamaz. Yıllarca zihninde taşıdığı dağları geri bulamaz.

Belki bu yüzden Ahıska Türklerinin en büyük acısı yalnız sürgün edilmek değildir. Asıl acı, sürgünün nesilden nesile aktarılmasıdır. Dedelerin gözyaşı torunların hafızasına dönüşür. Bir kuşak ölür, hasret kalır. Arkasından gelen kuşak aynı hasreti miras alır.

On yedi yıl sonra gelen o e-posta işte bütün bunları yeniden hatırlattı bana. Birkaç satırın içinde yıllar vardı. Birkaç kelimenin içinde sürgün vardı. Ve bir milletin bitmeyen vatan özlemi vardı.

Çünkü bazı yaralar kapanmaz.

Bazı yollar bitmez.

Ve bazı insanlar, ömürleri boyunca dönemedikleri bir vatanın hasretiyle yaşarlar.