İletişim imkânlarının bu kadar arttığı bir çağda, düşüncenin bu kadar sığlaşması bir paradoks gibi görünüyor. Herkes konuşuyor, herkes yazıyor, herkes yorum yapıyor. Ama bu yoğunluk, anlamı çoğaltmak yerine çoğu zaman azaltıyor.
Söylenenler artıyor, fakat düşünce derinleşmiyor.
Bilgi yayılıyor, ama kavrayış genişlemiyor.

Bunun en belirgin sebebi, kitlesel iletişimin giderek muhatabını kaybetmesi. Yüz yüze ilişkilerde de, yazılı ve görsel medyada da, sosyal medyada da karşımızdaki kişi çoğu zaman gerçek bir muhatap değil. Onun yerine varsayılan bir “tip” var. Önceden belirlenmiş yargılar, hazır cevaplar, doğru zannedilen ezberler…
Bu durumda tartışma yapılmıyor; karşılıklı ezberler okunuyor.

Böylece iletişim, anlam üretme süreci olmaktan çıkıyor. Bir tür retorik gösterisine dönüşüyor. Konuşan kişi, karşısındakini anlamaya çalışmıyor; onu kategorize ediyor. Ne yazdığını okumuyor, ne söyleyeceğini dinlemiyor. Ne yazılması ne söylenmesi gerektiğini varsayıyor. Böylece iletişim yerini “körler sağırlar” diyaloguna bırakıyor.

Daha da dikkat çekici olan, bu retoriğin çoğu zaman yeni bir düşünce içermemesi. Tekrar edilen şeyler genellikle ortalama bir insanın zaten bildiği genel kabuller, sloganlaşmış yargılar ve tartışılmadan kabul edilmesi beklenen ön kabuller. Söylenen sözün ağırlığı düşünceden değil, kesinlik iddiasından geliyor.
Ton yükseldikçe, içerik zayıflıyor.

Bu eğilim özellikle normatif ezberlere dayalı dini ve ideolojik konuşmalarda daha da görünür hale geliyor. Ön kabuller, tartışmanın başlangıç noktası değil, sonucu gibi sunuluyor. Böylece düşünceye alan kalmıyor. Çünkü tartışma zemini, daha en baştan “kesin doğrular, ezberler" tarafından kapatılıyor. Farklı bir değerlendirme ihtimali bile, neredeyse meşruiyet alanının dışına itiliyor.

Ağlamak İstiyorum !
Ağlamak İstiyorum !
İçeriği Görüntüle

Oysa gerçek iletişim, muhatabı hesaba katmayı gerektirir. Karşındaki insanın bilgi düzeyini, algısını, düşünme kapasitesini dikkate almayı gerektirir. Daha önemlisi, onun da seni etkileyebileceği ihtimalini kabul etmeyi gerektirir. Bu ihtimal ortadan kalktığında konuşma, düşünce alışverişi olmaktan çıkar; yalnızca kendini teyit etme çabasına dönüşür.

Bugün yaşadığımız vasatlaşma düzlemi tam da bu noktada derinleşiyor. Anlamak, dinlemek yerine saf tutmak kolaylaşıyor. Düşünmek yerine tekrar etmek teşvik ediliyor. Soru sormak yerine, "vaaz ve hüküm vermek" daha hızlı sonuç üretiyor. Bu hız, düşüncenin yerini alıyor. Gürültü çoğalıyor ama anlam azalıyor.

Belki de yeniden hatırlamamız gereken en basit ilke şu: İletişim, muhatabı ikna etmekten önce onu ciddiye almaktır. Karşındakini cahil varsayarak değil, düşünebilen bir zihin olarak kabul ederek ilişki kurmaktır. Yüzlerce yıllık ezberleri tekrarlamak değil, birlikte düşünme ihtimaline kapıyı açık tutmaktır.

Aksi halde çoğalan şey bilgi değil, gürültü olur.
Ve gürültü arttıkça, maalesef vasatlaşma düzlemi derinleşir.

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü