| Prof. Dr. Zekai ÖZDEMİR'in kaleminden
Atımı bir ağaca bağladım. Ağacın gölgesine oturdum. Gün, akşamla gece arasında kararsızdı. Gökyüzü alacalı bir karanlığa hazırlanıyor, yeryüzü gün boyu taşıdığı sıcaklığı yavaş yavaş üzerinden atıyordu. Nerede olduğumu biliyor gibiydim ama nasıl geldiğimi, buraya hangi yolun getirdiğini bilmiyordum. Bazen insan bir yere varır; yolun nereden başladığını hatırlamaz. Sanki yol, insanın kendisinden önce vardır ve insan yalnızca onun üzerinde yürümeye başlar.
Birden karşıma bir şaman kadını çıktı.
Nereden geldiğini görmemiştim. Nasıl geldiğini de bilmiyordum. Sanki ağacın gövdesinden ayrılmış, gölgenin içinden yürüyerek karşıma dikilmişti. Elinde küçük bir tütsü tenekesi vardı. Tenekeden ince bir duman yükseliyor, duman akşamın karanlığına karışarak görünmez oluyordu.
Kadın, tütsü tenekesini başımın çevresinde üç kez döndürdü. Sonra durdu, elini bana uzattı.
Cebimden bir akça çıkardım. Kadının avucuna bırakırken gözlerinin içine baktım. Ona hiçbir şey söylemedim ama gözlerimle şunu dedim:
Senin tütsüne inanmıyorum.
Kadın da gözlerimin içine baktı. Akçayı avucunda tutarken sanki benim söylemediğimi duymuş, kendi cevabını gözlerime bırakmıştı:
Ben de senin akçene inanıyorum.
Bir an ikimiz de sustuk.
Sonra kadın, geldiği gibi kayboldu. Ardında yalnızca tütsünün ince kokusu kaldı. Atım ağacın yanında başını kaldırmış bana bakıyordu. Ayağa kalktım, dizginleri çözdüm ve atıma bindim.
Tam o sırada gök gürledi.
Gökyüzünün rengi birden değişti. Bulutlar birbirine çarpmıyor, sanki koca bir dağ göğün üzerinde yer değiştiriyordu. Ardından yağmur başladı. Önce birkaç damla düştü. Sonra damlalar çoğaldı. Derken gökyüzü, içinde biriktirdiği bütün suları yeryüzüne boşaltmaya karar vermiş gibi sicim sicim yağmaya başladı.
Atımı ağır ağır sürdüm.
Yağmur şiddetlendikçe yolun sesi değişti. Toprak suyu içine çekiyor, taşların üzerinden küçük dereler akıyor, çalıların yaprakları başlarını yere eğiyordu. Atımın yelesinden sular süzülüyor, benim elbiselerim bedenime yapışıyordu. Bir süre sonra ne atla ben birbirimizden ayrılabiliyorduk ne de gökyüzüyle yeryüzü birbirinden.
Derken bir yıldız gördüm.
Bunca yağmurun, bunca karanlığın içinde gökyüzünde tek başına duran bir yıldız…
Gözlerimi ondan ayıramadım.
Biz gidiyorduk.
Atım gidiyordu, ben gidiyordum, yıldız gidiyordu.
Yıldız gidiyor, atım gidiyor, ben gidiyordum.
Sanki yeryüzünde yürüyen biz değildik de gökyüzü, bütün yıldızlarıyla birlikte bizimle beraber yol alıyordu. Atımın nalları çamura basıyor, benim yüreğim göğsümde atıyor, yıldız ise karanlığın içinden bizi izliyordu. Yağmur bizi ıslatıyordu. Gökyüzündeki yıldız da ıslanıyordu sanki. Evet, yıldız da ıslanıyordu. Işığı, yağmurun içinden geçerek gözlerime ulaşıyor, her damlada biraz daha uzaklaşıp yeniden yaklaşıyordu.
Ne kadar yol aldık, bilmiyorum.
Uzaklardan, çok uzaklardan bir ışık göründü.
Önce yağmurun içinde titreyen belirsiz bir noktaydı. Sonra karanlığın ortasında büyümeye başladı. Atım da görmüştü. Kulaklarını dikti, başını ışığa doğru çevirdi. Ben de dizginleri toparladım, mahmuzladım atımı.
Yaklaştık.
Işık bir Kırgız çadırından geliyordu.
Çadırın önüne vardığımızda kapı aralandı. İçeriden yaşlı bir Kırgız anası çıktı. Yüzünde bozkırın rüzgârları, gözlerinde uzun yolların sessizliği vardı.
— Apa, dedim. Kuday misafiri kabul eder misin?
Kadın yüzüme baktı. Beni nereden tanıdığını sormadı. Nereden geldiğimi, nereye gittiğimi öğrenmek istemedi. Sanki insanın yağmurdan sırılsıklam olmuş hâli, bütün soruların cevabıydı.
— Başım üzre yerim var, oğul, dedi.
Bir eliyle atımın dizginlerini aldı. Ben attan indim. Yorgun bacaklarım toprağa değdiğinde ne kadar uzun zamandır yolculuk ettiğimi ilk defa anladım. Kırgız apa atımı yakındaki bir ağaca bağladı, sonra beni çadırın içine aldı.
Çadır serindi. Çadır güvenliydi. Çadır dostluk doluydu.
Dışarıda gökyüzü yeryüzüne boşalırken içeride insanın içini ısıtan başka bir şey vardı: Bir yabancının, hiçbir karşılık beklemeden, sana yer açması.
Bir köşeye oturdum. Islak elbiselerimden sular süzülüyordu. Kırgız apa bir süre sonra elinde bir maşrapa kımızla geldi.
— Oğul, buyur, dedi. Başka verecek, ikram edecek bir şeyim yok.
Maşrapayı iki elimle aldım. Kımızın kokusu çadırın içinde yayıldı. Yavaş yavaş yudumlamaya başladım. Kadının sözünde öyle bir mahcubiyet vardı ki sanki bana bir şey ikram edemediği için üzülüyordu. Oysa insanın açlığını doyuran her zaman yiyecek değildi. Bazen birinin sana oğul demesi, dünyadaki bütün sofralardan daha doyurucuydu.
Maşrapa henüz yarısına gelmemişti ki gözlerim ağırlaştı.
Dışarıdaki yağmurun sesini duyar gibi oldum. Atımın ağacın yanında durduğunu düşündüm. Gökyüzündeki yıldızı hatırladım. Sonra başım öne düştü, karanlığın içine uyudum.
Bir gürültüyle uyandım.
Çadırın dışında at sesleri vardı. Hızla doğruldum, kapıya koştum. Üç atlı çadırın önünde duruyordu. Üç heybetli at, üç karanlık siluet… Fakat ortadaki yiğit ötekilerden başkaydı.
Omuzları genişti. Gözleri iriydi. Ellerinin büyüklüğü, kılıcının kabzasını kavrayışında belli oluyordu. Yüzünde insanı hem kendine çeken hem de korkutan bir sertlik vardı. Kılıcının kabzasına uzanmış eli hiç kıpırdamıyordu.
Beni hatırlamıştı.
Ben ise onu tanıyamıyordum.
Ürktüm. Korktum. İçimde bir şey yerinden oynadı. Yiğidin sesi yükseldiğinde göğsümdeki kalbin başka bir kalbe dönüştüğünü hissettim. Sesi öyle davudîydi ki çadırın direkleri bile bu sese kulak veriyordu sanki.
Kırgız apanın bağladığı atıma bindim.
Önde üç yiğit, arkalarında ben…
Dolu dizgin yol almaya başladık.
Gökyüzünde yıldız hâlâ duruyordu.
Yiğitler gidiyordu, ben gidiyordum, yıldız gidiyordu.
Yıldız gidiyor, yiğitler gidiyor, ben gidiyordum.
Atımın yelesine eğildim. Rüzgâr yüzümü kesiyor, karanlık iki yanımızdan geriye doğru akıyordu. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Ama ortadaki yiğidin ardından gitmem gerektiğini hissediyordum. Bazen insan, tanımadığı birinin peşinden giderken kendi kaderinin izini sürer.
Birden bir ırmağın kıyısına geldik.
Önümüzde Narın suyu akıyordu. Gecenin karanlığında bile genişliği hissedilen, sesi dağlara çarpıp geri dönen büyük bir ırmak… Sular kabarmış, akıntı köpürmüş, kıyıdaki taşlar görünmez olmuştu.
Ortadaki yiğit atını durdurdu. Geriye dönüp bana baktı.
— Karşı kıyıya geçeceğiz, dedi.
İçime bir korku düştü. Bütün vücudum titremeye başladı. Bu suyu atla geçmek mümkün değildi. Akıntı, önüne çıkan her şeyi sürükleyip götürecek kadar güçlüydü.
Yiğit atını mahmuzladı.
Kılıcını çekti.
Ve kılıcını Narın suyuna vurdu.
O an dünya sustu.
Narın suyu ikiye yarıldı.
Sular iki yana çekilirken ırmağın ortasında bir yol açıldı. Yiğit atını sürdü, karşı kıyıya geçti. Öteki iki atlı da onun ardından ilerledi. Ben olduğum yerde kalmıştım. Gözlerime inanamıyordum. Irmak iki yana ayrılmış, suyun içinden toprağa benzeyen bir yol ortaya çıkmıştı.
O an, nereden geldiğini bilmediğim bir mısra zihnimde parladı:
Kılıç Manas da güzel, asa Musa da güzel.
İçimden bir daha tekrarladım:
Kılıç Manas da güzel, asa Musa da güzel.
Bir yanda Manas'ın kılıcı, öte yanda Musa'nın asası… Biri Narın'ın azgın sularını yarıyor, diğeri Kızıldeniz'i… Çağlar birbirinden uzak, coğrafyalar birbirine yabancı görünüyordu; ama insanın hayalinde aynı mucizenin iki ayrı yankısı buluşmuştu. Kılıçla asa, bozkırla çöl, Manas'la Musa aynı düşüncenin ufkunda yan yana gelmişti. Sanki zaman, aralarındaki mesafeyi bir anlığına ortadan kaldırmıştı.
Irmağın karşı kıyısına geçen yiğit durdu. Sonra döndü.
Sesi yeniden yükseldi:
— Tanıdın mı beni?
Korkudan dilimi yutmuştum. Konuşamıyordum. Başımı kaldırıp ona baktım. Geniş omuzları, iri gözleri, kılıcını tutan büyük eli… Sanki yalnızca bir insanı değil, bir halkın yüzyıllar boyunca biriktirdiği hatırayı görüyordum.
— Benim adım Manas, dedi.
Dünya bir kez daha sarsıldı.
Gözlerimi kapadım. İçimden bir ses yükseldi. Suyun sesi, atların kişnemesi, kılıcın şakırtısı, göğün uğultusu birbirine karıştı. Sonra hepsi birden dağıldı.
— Uyan oğlum, uyan! Korkma, rüya görüyorsun!
Kırgız apa beni omuzlarımdan tutmuştu.
Gözlerimi açtım. Çadırın içindeydim. Dışarıda yağmur dinmişti. Kımızın maşrapası bir köşede duruyordu. Kırgız apa yüzüme bakıyor, gülümseyerek beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
Manas yoktu.
Irmak ikiye ayrılmamıştı.
Üç yiğit, üç at, kılıcın sesi… Hepsi bir rüyanın içinde kalmıştı.
Ama gökyüzündeki yıldızın ışığı sanki hâlâ gözlerimdeydi.
Dışarı çıktım. Atım beni bekliyordu. Yelesi kurumuş, başını bana doğru çevirmişti. Dizginlerini elime aldım, ayağımı üzengiye koydum ve ata bindim.
Hava açıktı. Gökyüzü masmaviydi. Yağmur, geceden geriye hiçbir şey bırakmamış gibiydi. Dağların tepeleri ışığa kavuşmuş, çayırlar yıkanmış, ağaçların yaprakları parlamaya başlamıştı. Gökyüzü ağlamaktan rahatlamıştı besbelli.
Yavaş yavaş yol almaya başladım.
Bir süre sonra uzaktan bir kaval sesi geldi.
Önce rüzgârın taşıdığı ince bir sesti. Sonra belirginleşti. Bir ezgi, bozkırın üzerinden geçerek bana ulaşıyordu. Atım da duymuştu. Kulaklarını dikti, başını sesin geldiği yöne çevirdi.
Kavalın peşine düştük.
Bir tepenin ardından genç bir çoban çıktı karşımıza. On üç, on beş yaşlarında bir Kırgız balası… Önünde koyunları otluyordu. Elindeki kavalı dudaklarından çekti, bana baktı.
— Selamünaleyküm, dedim.
— Aleykümselâm, ağam, dedi. Buyur, ağam!
Atımdan indim, çobanın yanına oturdum. Yüzünde çocukluğun aydınlığı, bakışlarında bozkırın kendine güvenen sakinliği vardı. Belindeki çıkından ekmek, kuru soğan ve domates çıkardı. Önüme koydu.
— Buyur ye, ağam.
Bana ikram edebileceği şeyler bunlardı. Ama ekmeğini bölüşürken öyle doğal, öyle içten bir hâli vardı ki sanki bütün bir bozkırın sofrasını önüme sermişti.
Oturduk, yedik. Biraz sohbet ettik. Sonra çoban kavalını eline aldı ve daha önce duymadığım bir ezgi çalmaya başladı.
Bu defa ses başka türlüydü. Sanki kavalın içinden yalnızca hava değil, bozkırın hafızası da geçiyordu. Koyunlar başlarını kaldırdı. Rüzgâr bir an durdu. Çoban gözlerini uzaklara dikerek üflemeye devam etti.
Derken sürünün içinden bir kara koyun ayrıldı.
Ağır ağır yanımıza geldi. Çoban koyunu yanına çağırdı, eğildi ve onu sağdı. Sonra taze sütü bana uzattı.
— Buyur, ağam.
Sütü aldım.
Ekmek, kuru soğan, domates, peynir ve taze süt… Bir çobanın sofrasıydı bu. Ama ben o sofrada yalnızca karnımı doyurmuyordum. Yabancı olduğum bir diyarda, hiç tanımadığım bir çocuğun yanında kendimi evimde hissediyordum.
İnsan bazen bir memlekete ait olmak için orada doğmuş olmak zorunda değildir. Bir dilin sesinde, bir ekmeğin bölünüşünde, bir yabancının içtenlikle uzattığı maşrapada da insan kendine bir yurt bulabilir.
Çobanla vedalaştım. Atıma bindim, yeniden yola koyuldum.
Az gittim, uz gittim. Dere tepe düz gittim. Bozkırın yolu uzadıkça uzadı. Dağlar geride kaldı, tepeler birbirine karıştı. Güneş yükseldi, sonra yavaş yavaş alçalmaya başladı.
Nihayet Narın suyuna vardım.
Gündüz ışığında ırmak, gece gördüğümden bambaşka görünüyordu. Suyu nefti yeşildi. Derinlerden gelen bir yeşillik… İçinde gökyüzünün mavisi, kıyıların gölgesi, dağların karanlığı vardı. Akıp gidiyordu. Gece rüyamda kılıçla ikiye ayrılan Narın, şimdi kendi yatağında, kendi hükmünde akıyordu.
Köprünün başına geldim.
Atımın dizginlerini hafifçe çektim. Köprüden geçerken iki yana baktım. Köprünün başlarında melekler vardı. Onlara selam verdim. Sanki bu geçişi bekliyor, sanki gece gördüğüm rüyanın gerçek dünyadaki kapısını tutuyorlardı.
Köprüyü geçtim.
Artık karşı kıyıdaydım.
Akşam yaklaşırken uzaktan ezan sesleri duyuldu. Bir köyün üzerinden yükselen ezanlar, bozkırın genişliğine dağılıyor, uzaklardan bana doğru geliyordu. Atımı o yöne çevirdim. Sesleri takip ederek köye yaklaştım.
Köyün girişine geldiğimde burnuma kayısı kokusu doldu.
Öyle derin, öyle tatlı bir kokuydu ki bir an dizginleri gevşettim. Kayısı bahçeleri köyün çevresine yayılmıştı. Ağaçların dallarında meyveler, günün son ışığında altın sarısı parlıyordu. Her bir kayısı, sanki dalından ayrılıp bana ulaşmak istiyordu.
Atımdan indim. Köy girişindeki kayısı bahçesinin duvarının dibinde bir çeşme vardı. Eğildim, elimi yüzümü yıkadım. Serin su yüzümden akarken başımı kaldırıp bahçeye baktım.
Kayısılar bana sesleniyordu.
Al beni… Al beni… Al beni…
Tek tek sesleniyorlardı; sonra bütün bahçe bir koro hâlinde konuşmaya başladı sanki. Sarı, olgun, güneşin kokusunu içine çekmiş kayısılar… İnsan bazen bir meyvenin bile kendisini çağırdığına inanır. Hele uzun bir yolun ardından, yabancı bir köyde, akşam ezanının sesini dinlerken…
Bahçe duvarını aştım.
Bir kayısı ağacının altına vardım. Elimi uzattım. Dalın ucunda duran olgun bir kayısıyı koparmak üzereydim ki arkamdan bir ses geldi.
Billur gibi bir ses.
— İzinsiz bahçeye girilir mi? Haram kayısı yenir mi?
Elim havada kaldı.
Arkamı döndüm.
Karşımda bir Özbek kızı duruyordu.
Hafif çekik gözleri, badem burnu, elma yanakları… Zülfü omuzlarına düşmüş, yüzüne akşamın son ışığı vurmuştu. Gözlerinde hem bir sitem hem de insanı olduğu yerde durduran bir güzellik vardı.
Küçük dilimi yuttum.
Konuşamadım.
Bunca yolu gelmiş, gök gürültüsünden korkmamış, Narın'ın karşı kıyısında Manas'ın kılıcını görmüş, karanlıkta yıldızın peşinden yürümüş bir adamdım. Ama şimdi bir bahçenin içinde, bir kayısı ağacının altında, bir genç kızın karşısında susup kalmıştım.
Gözlerine baktım.
Sonra başımı eğdim.
Elimi uzattığım kayısıyı koparmadan geri çektim. Bahçe duvarını aştım, atıma bindim. Atım da anlamıştı sanki. Dizginleri elime aldığımda başını hafifçe çevirdi. Benim yüzüme bakmadı ama adımlarını ağırlaştırdı.
Gökyüzü kararmıştı.
Yıldız hâlâ oradaydı.
Atım gidiyordu, ben gidiyordum, yıldız gidiyordu.
Fakat o akşam yeryüzünde bir şey geride kalmıştı. Bir kayısı bahçesi, bir billur ses, elma yanaklı bir Özbek kızı…
Kalbimin yarısını o bahçede bırakmıştım.
İnsan bazen bir insanı tanımadan özler. Adını öğrenmeden, sesini bir daha duyup duymayacağını bilmeden… Bir çift gözün içinde kendi hayatının henüz yaşanmamış bir bölümünü görür. Sonra yoluna devam eder ama artık aynı insan değildir.
Atım bunu biliyordu.
Yol boyunca başını öne eğdi. Ben konuşmadım. O da kişnemedi. İkimiz, gecenin içine doğru sessizce ilerledik.
Sabaha karşı güneş doğarken uzakta bir kalabalık gördüm. Atım da görmüştü. Yaklaştıkça kalabalığın çevresinde toplandığı yapıyı seçtim. Bir türbeydi. Türbenin etrafında yaşlı Kırgızlar duruyor, dua ediyorlardı.
Atımdan indim.
— Türbedeki kim? diye sordum.
Yaşlılardan biri bana döndü.
— İmam Serahsî, dedi.
Adı duyar duymaz içimde bir saygı uyandı. Abdestimi tazeledim, türbenin yanına geçtim. Üç İhlâs-ı Şerife ve bir Fâtiha-i Şerife okudum. Dualarımı bitirince başımı kaldırdım. Sabahın ilk ışıkları türbenin duvarlarına vuruyordu.
Biraz sonra ak sakallı Kırgızlarla sabah namazını kıldım.
Omuz omuza durduk. Aynı kıbleye yöneldik. Aynı secdeye eğildik. Birbirimizin dilini ne kadar anlıyorduk, bilmiyorum. Fakat namazda anlaşmak için aynı kelimeleri konuşmak gerekmiyordu. Bazen insanın en derin ortaklığı, konuşmadığı yerde başlıyordu.
Namazdan sonra vedalaştım. Atıma bindim, köyün içinden geçmeye başladım.
Bir köşeyi dönerken uzun, yüksek bir Rus binasının önünden geçtim. Duvarları soğuk, pencereleri yüksek, gölgesi ağırdı. Bozkırın ortasında başka bir dünyanın sessizliğini taşıyordu. Tam köşeyi dönecektim ki karşıma bir at çıktı.
Atın üzerinde bir genç kız vardı.
Elinde bir sepet kayısı tutuyordu.
Özbek kızıydı.
Bir an nefesim kesildi. O da beni görmüştü. Yüzünde dün akşamki sitemden eser yoktu. Atını bana doğru sürdü. Elindeki sepeti uzattı.
Kayısılar altın sarısıydı.
Dün akşam bahçesinde koparmaya kıyamadığım, izinsiz almaya cesaret edemediğim kayısılar… Şimdi kendi elleriyle bana getiriyordu.
Sepeti uzatırken gözlerime baktı.
Ben de ona baktım.
O an içimde bir dünya açıldı. Bir gecenin bütün karanlığı, bütün yağmuru, bütün korkusu dağıldı. Şaman kadının tütsüsü, Kırgız apanın kımızı, Manas'ın kılıcı, çobanın kavalı, Narın'ın nefti yeşili, türbenin duası… Hepsi birden o sepetin içindeki kayısıların kokusuna karıştı.
Gönlümdeki ateş dünya hisarını sardı.
Ne demekti bu hisar? Belki gönlün kendisine ördüğü surlar, belki insanın bütün ömrü boyunca içinde taşıdığı ve kimseye açmadığı kapı… O anda biliyordum ki kalbimin kapısı açılmıştı. Dün akşam bahçe duvarının dışında bıraktığım yarım gönlüm, şimdi bu kızın uzattığı kayısı sepetiyle bana geri dönüyordu.
Elimi uzattım.
Sepeti alacaktım.
Tam o sırada bir ses duydum.
— Uyan Zekai! Sabah namazı geçiyor, uyan oğlum!
Ses, bozkırın içinden değil, evimizin içinden geliyordu.
Annemin sesiydi.
Gözlerimi açtım.
Ne şaman kadını vardı ne tütsü tenekesi. Ne Kırgız apa, ne Manas, ne kaval çalan çoban, ne de elinde kayısı sepetiyle karşıma çıkan Özbek kızı…
Hepsi gitmişti.
Oda sessizdi. Sabahın ışığı pencereye vuruyordu. Dışarıda bildiğim dünya, bildiğim hayat duruyordu.
Bir süre yatağımda öylece kaldım.
Rüyamın son sahnesi hâlâ gözlerimin önündeydi. Uzattığı sepeti, kayısıların sarısını, kızın yüzünü hatırlıyordum. Elimi uzatmıştım; tam alacakken uyanmıştım. İnsan rüyasında bile bazen kavuşamaz. En güzel anın eşiğinde gözlerini açar ve elinde yalnızca hatırası kalır.
Doğruldum.
Annem yine seslendi:
— Zekai, hadi oğlum!
Kalktım. Sabah namazı için hazırlandım.
Fakat içimde bir şey hâlâ Narın'ın öte yakasındaydı. Bir yanım Kırgız çadırının sıcaklığında, bir yanım Manas'ın kılıcının önünde, bir yanım çobanın kavalında kalmıştı. Ve gönlümün yarısı, hâlâ bir kayısı bahçesinin duvarına yaslanmış, elini uzatmış bir Özbek kızına bakıyordu.
Belki rüyalar, insanın hiç gitmediği yerlere duyduğu özlemdir.
Belki de insan, bütün ömrü boyunca kendi içinde bir bozkır taşır. O bozkırda yollar vardır, atlar vardır, yıldızlar vardır. Yabancılar, kardeşler, analar, yiğitler vardır. Bir ırmak vardır; bazen kılıçla ikiye ayrılır, bazen köprüyle geçilir. Bir türbe vardır; insan orada başını eğer. Bir kaval sesi vardır; insanı bilmediği bir yere çağırır. Bir de bir kayısı bahçesi vardır ki insan, orada hiç tanımadığı birine gönlünü bırakır.
Sabah namazını kılarken bunları düşündüm.
Sonra alnımı secdeden kaldırdım.
Gökyüzü açıktı.
Gece boyunca ağlamış da sabaha karşı rahatlamış gibiydi. Belki yağmur, göğün toprağa duyduğu özlemdi. Belki rüyalar, insanın kendi içinde sakladığı uzak diyarlara açılan kapılardı.
Ben o sabah, bir yıldızın peşinden yürüdüğümü hatırlıyordum.
Atım gidiyordu, ben gidiyordum, yıldız gidiyordu.
Ve bir yerde, Narın suyunun öte yakasında, bir Özbek kızı elinde bir sepet kayısıyla beni bekliyordu.
Belki de hâlâ bekliyordu.
Çünkü bazı rüyalar uyanınca bitmez.
İnsan gözlerini açar, yatağından kalkar, sabah namazını kılar, gündelik hayatına döner. Ama kalbinin bir köşesinde, kimsenin bilmediği bir yol uzayıp gider.
O yolun sonunda bir bahçe vardır.
Bahçede kayısı ağaçları…
Ağaçların altında billur sesli bir kız…
Ve gökyüzünde, yağmurdan ıslanmış gibi parlayan tek bir yıldız.
Ben o yıldızı bir daha unutmadım.

