Toprak Hattı Grubundan Kamuoyuna Duyuru: Bu Günümüzü Anlamak İçin Osmanlının Gerçek Yüzünü Bilmek
Bugünü anlamak için de, tarihe saygı için de dünü bilip tanımak şarttır.
Osmanlıdan söz edeceğiz. Tarihçiler, sosyal bilimciler anlattı. Biz de o gerçek yönünü tekrar anlatacağız.
Önce kelimeden ve kendi kimliğine verilmeyen değerden başlayalım. Osman, şahıs adıydı ve bu ad devletçe verilmekle kalmamış, millete de verilmişti. Yeni milletin, daha geneli ümmetin adı olması istenmişti. Artık siyasi otoriteye katılan kavimlerin adı da Osmanlı idi. Araplar, Yunanlılar, Arnavutlar v.s. Osmanlı oluyordu.
Bu üslup, Osmanlılara has değildi ve onlarla başlamıyordu. Emevîler (Ümeyye oğulları), Selçuklular gibi. Şahıs adlarının hanedana ve saltanata dönüşecek bir niyeti ihtiva etmiştir. Tarihte gördüğümüz devletlerin bir kısmı bunu kullanmıştı. Kavim adı diye bildiklerimiz, çok gerilerde şahıs adlarından kaynaklanıyor olabilir. Fakat artık o ad, kavim ve millete doğru gidecek olan “büyük aile” adları haline gelmişti. Bazı kavimler ise, coğrafya, özellik v.b. adlar olarak başlatmışlardır. Avrupa kavimleri buna özen göstermiş, hanedan adlarını tercih etmemişti. “Soyadı” kavramını geliştirenler de onlardır. Angl’lardan İngiliz-İngiltere, Frank’lardan Fransız, İtalik’lerden İtalyan, Doğu ülkesi anlamına giden Ostanrıchi’den Avusturya gibi. Aslında Türkler de bu yolu tutmuşlardı. Oğuz, Türkmen, Özbek, Tatar, Kırgız gibi. Selçuklu ve Osmanlı buna uymadı. Selçuklular şahıs adlarının başına, hükümdar, kral, lord, sezar anlamına gelen Farsça Key’i ön takı olarak koymuşlardı. Keyhüsrev, Keykubat gibi. Hakan, Başbuğ kelimelerini kullanabilirlerdi. Fakat özenti galip gelmişti. İş burada kalmamış, resmi yazışmalarda (devlet dili olarak) Farsçayı kullanmışlardı. Osmanlı bu konuda daha şahsiyetli davranmış, dili her ne kadar kelime istilasına uğratmışsa da, yapısal olarak Türkçeyi muhafaza etmiştir. Aslında bu konuda devletlerin değil, halkın-milletin sözü geçerli olmalıdır.
Osmanlı kelimesinden ve sosyolojik uzantısından buraya geldiğimiz noktadan devam edelim. Beyliği kuranlar Türk, büyük devlete (imparatorluğa) çıkaranlar Türk, gittikçe devlette ve hanedanda azalan Türk, devlette neredeyse yok olan Türk. Yine de buna Türk devleti diyoruz, ama kendisi demiyor, biz diyoruz. Kendisi Osmanlı diyor. Türk olmayan Osmanlılar (Yunan, Arnavut, Arap v.b.) teker teker Osmanlılığı ve Osmanlıyı terk ettiler, geriye Türk kaldı. Terkedenler Türk değildi, ama onlar Osmanlı da olmamışlardı. “Osmanlı” zannedildiği gibi yalnızca devletin adı değil, güya milletin (!) de (gerçekte camianın da) adıydı.
Çekirdek toplumun kültür özleriyle, san’atla, silah ve cengâverlikle, bir yükseliş ve yayılış görünüyordu. Fakat başlangıcından hemen sonra içten içe bir çürüyüşü de barındırıyordu. Görüntüdeki yükseklik ve yükselişler neydi: Kılıç hakkı, mimarî, musiki, edebiyat. Türk ahlakından ve basiretinden sızanlar ve kalanlarla, kanun ve devlet tecrübeleri. Yetmez mi? Bunlara çok çivi çakıldığı için yetmedi. Her maddi yükseliş görüntüsünün içinde, sadece maddi çerçeve kalırsa, çöküş içerde barınıyor demektir.
San’at, yükselişi, güzelliği yansıtır ama, gerçeği örtebilir. Sanatın böyle bir özelliği de bulunur. Çok çirkin sözleri, besteleyip musikiyle örtebilirsiniz. Sanat, uyumun sağlanmasında yüzeyde kalabilir, yani yetmeyebilir. Muhteşem ve devasa bir cami, içerdekilerin ruhunu, şuurunu yansıtmaz. Sadece kendini gösterir. Osmanlıya bakanların çoğunun göremedikleri, anlayamadıkları şeylerden biri budur. Gerçekte, pekçok medeniyette manzara böyledir. Sanatla, estetikle, ihtişamla, teknolojiyle gizlenen gerçekler, hepsinde mevcuttur.
Tarihe sadece “nasıl olmuş” diye bakarız. Fakat yetmez, eğer tarihten dersler çıkaracak isek, bu bakış yetmez. Hangi zihniyetler hakim, hangi zihniyetlerle kurgulanmış diye de bakmak gerekir.
Ne kadar önemli olursa olsun, arşive, kaynaklara boğulmadan, anlam olarak Osmanlıyı tahlil etmeye çalışalım. Sistemi değerlendirmeye bakalım.
Osmanlıda devlet ile haneden (padişahlık kurumu) özdeşleşmiştir. Padişah, mülkiyetin (ülke ve devletin) sahibidir, sahibi olarak yönetir. Diğer bir deyişle, halka bir çoban gibi kendini görür. Birçok eski yönetim tarzı böyledir ama, Osmanlıdan başka hiçbirinde olmayan (tipik) bir özellik vardır: Mülkiyet sahibi Padişahtır ama, devleti teşkil eden ve kul denen kadro, yönetim yetkisine sahip kılınmıştır. Bunlara bugünkü tabirle “derin devlet” demek pekâla mümkündür. Devletin tipikliğindeki taraf bu da değildir. Askerî ve mülki bu kadro, devşirmedir. Eğitilmiş, ana unsura benzetilmiş (?) yabancı kökenlilerdir. Sadrazam (baş vezir), vezir, beylerbeyi, v.b. yöneticilerin yetiştirildiği yüksek okulun adı Enderundur. Asker sınıfı da devşirmedir (Yeniçeriler). Bunlar özel ordu (padişahın ordusu) niteliğindedir. Savaşlara bunlar girerler. Yetişmezse, Anadoluya başvurulur, oranın gençleri sevkedilir. Anadoluya iki şey için başvurulur ve ilişki kurulur. Biri gerektiğinde şehit olacak asker için, biri de vergi için.
Yeniçerilere özel bir ordu mensubudur dedik. Devşirmedir. Birşey daha var: Evlenmeleri, çoluk çocuk sahibi olmaları yasaktır. Bu devşirme insanlar kime karşı savaşmıştır. İçlerinden çıktıkları, doğduklarında kendi vatanları olan yerin insanlarına karşı savaşmışlardır. Her türlü duyguyu bir tarafa bırakarak söyleyelim, bunu sağlayabilmek, büyük bir kabiliyet ve güç ister. Osmanlı bunu başarmıştır. Ama uzun sürmeyeceği belli olan bu güç, bir yerde durmuştur. Zararlı olmaya başlayan ve askeri gücü lağvetmek için Osmanlı, çok sıkıntı çekmiştir. Bu güç, zaman zaman da darbe yapmış, padişah değiştirtmiştir.
Osmanlıyı tanımak için, sistemini bilmek elzemdir. Bunu bilmeden Osmanlı hakkında, lehte veya aleyhte konuşmak, boş lakırtıdır.
Osmanlıda devletin ve halkın statüsü üçlü bir yapı anlayışına ve uygulamasına bağlıdır. 1. Haneden ve yönetici sınıf (padişah ve ailesi ile kapıkulu ama yetkili sınıf), 2. Reaya denilen halk, 3. Ulema. Ulema iki tarafa da akıl veren, yönetimin adaletle (?) iş görmesini, reayanın da itaatle bağlılığını sağlamaya çalışan, genellikle din kisveli bir sınıftır. Eğitim-öğretimi hukuki düzeni, sistemin yararına olarak uygulamakla görevlidir.
Mülki ve askerî erkân ve saraydakiler, devşirme idi. Bunlar Türk Milletinin (o zaman için ümmetinin diyelim) dışından sağlanıyordu. Osmanlı devletinin siyasi nüfuzu altına girmiş, Türk olmayan, müslüman da olmayan yerli halktan seçilen kız-erkek çocuklar, eğitiliyor, hem müslüman yapılıyor, hem de Türk ailelerinin yanında Türkleştiriliyorlardı. Ne kadar Türk oldukları sonradan anlaşılacaktır. Bunların bir kısmı özellikle kız çocukları, sarayda eğitiliyor, hanım sultanların çoğu, prensesler, saray görevlileri bunlardan oluşuyordu. Erkek çocuklar ya askeri eğitimden sonra yeniçeri oluyorlar, yahut mülki sınıfı teşkil etmek için Enderun denilen son derece kaliteli bir yüksek okul eğitim-öğretiminden geçiriliyorlardı. Enderuna Türkler alınmazdı. Bazı tarihçiler bunun bir kural olduğunu açık açık yazarlar, bazıları bir tercih yoğunluğu ve gelenekleştirme olarak belirtirler. Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren, Türk çocuklarının da saraya ve Enderuna alınmasından tarihi kaynaklar söz ettiğine, padişaha sunulan bazı ıslahat layihalarından (raporlardan) anlaşıldığına göre, Enderun Mektebinin ve devlet ricalinin ana kaynağının devşirmeler olduğunda herkes müttefiktir. 18. yy.da devşirme uygulaması tamamen kaldırılmıştır.
Bu konuda önemli bilgi vermesi bakımından iki belgeden sözedeceğiz. Biri 17. yy.’ın ilk yarısında 4. Murad ve Sultan İbrahim’e sunulan Koçi Bey ıslahat layihası (Raporu), Koçi Bey Risalesidir. Rapora göre bozulmadaki sebeplere ait özet bilgi şunlardır:
– Kurumsal çözülme.
– Kanun-u kadim’e uymama ve ondan uzaklaşma.
– Devlet görevlilerinde liyakatsizlik.
– Rüşvetin ve torpilin artması.
– Köylünün toprağını terketmesi.
– Devşirme kanununun delinmesi. Devşirme sistemine uymayan değişik kökenlerden kişilerin alınması Yeniçeri ocağına, devlet kademelerine ve Enderuna, ehliyetsiz ve bozguncu gördüğü kişilerin listesini, Koçi Bey şöyle sıralamıştır: Şehir oğlanı, Türk, çingene, Tatar, Kürt, Laz, Yörük, katırcı, deveci, hammal, ağdacı, yolkesen, yankesici. Türk, olumsuz tiplerin arasında sayılmıştır.
Arnavut asıllı rapor sahibinin yanında, diğer bir rapor, Türk asıllı Vani Mehmet Efendiye aittir.
Bu rapor da 1600’lü yılların sonuna doğrudur (1665). 4. Mehmed (Avcı Mehmed)’e raporu sunan Kadızadelilerden Vani (Vanlı) Mehmet Hoca, müftüdür, hükümdar vaizi, padişah hocasıdır. Layiha, Münşeat adlı eserinde toplanmıştır. Vankulu Lugatının sahibi, Boğaziçinde Vaniköye adını veren zattır. 2 ciltlik Kur’an Tefsiri vardır. Özetle şunlara yer vermiştir:
– Bid’atlere dikkat çekilmiştir.
– Ehl-i Sünnet çizgisine vurgu yapılmıştır.
– Dinî ve ahlakî yozlaşma üzerinde durulmuştur.
– Tasavvufî ayinler kritik edilmiştir. Dine aykırı olan kurumlara dikkat çekilmiştir.
– Devlet işlerindeki bozulma ve sebepleri anlatılmıştır.
- Kıyamet alametleri ile ilgili yanlış bilgilrere, dini rivayetlerdeki yecüc-mecücün Türkler olduğu saçmalıklarına cevap vermiştir.
Ayrıca Maide-54 de ima edilen kavmin Türk kavmi olduğu kanaatini belirtmiştir.
Raporda iki önemli teklifte bulunmuştur ki, biri Koçi Bey’in teklifinin tam tersidir. Hünkârım! Sarayı Türkleştir, bütün tekkeleri kapat. O günlerde, İstanbul’da bazı zikir şekillerinin yasaklandığı kaydedilir.
Sistemin çarpıklığı sebebiyle bozulma erken sayılacak dönemlerde başlamıştır. Gerçekte ne olduklarını bilen askerî ve mülki erkân, zaman zaman intikam alma yoluna bile gitmişlerdir. Yeniçerilerin sık sık isyan ettikleri ve darbe yaptıkları malûmdur. Çok acı hatıralar yaşanmıştır. Sarayı Türkleştirmek ve devşirme usulunü kaldırmak niyetini ağzından kaçıran 2. Osman (Genç Osman), Yeniçerilerce Yedikule zindanına hapsedilip, önce ırzına geçilmiş, sonra boğulmuştur. Murat Paşa, Anadoludaki isyanlar bahanesiyle, ki isyanlar haklılık taşımaktaydı, Kırkbin Türkü idam edip kuyulara doldurmuştur. Kuyucu Murat lakabını oradan alır. İstanbul’da bazı camilerin rüşvet paralarıyla yaptırıldığı, yani kara para aklanma yeri olduğunu bilenler bilirler.
Ulema da bozguncu tavırlardan pek de geri durmamışlardır. Hanedan çocuğu ve kardeşlerinin, durup dururken öldürülmesine fetva, kucakta süt emmekte olan bebeğin boğdurulmasına fetva, alevilerin katli vaciptir diye fetva, İslamdan ve insandan uzaklaşmanın alametleri değil midir? Devlet kurulurken “insanı yaşat ki devlet yaşasın” (Edebalı) hakka uygun felsefe, tersine çevrilmiş, “insanı öldür ki devlet yaşasın” haline getirilmiştir.
Devletin teşkilinde devşirme sistemi nedendir? Osmanlıya ve taraftarlarına göre şöyledir:
– Köklerini aramayan, arayamayan, bilmeyen, merkezi otoriteye (hanedana) bağlı ve bağımlı bir yönetim kadrosu oluşturmak. Bunun için Soy yerine soysuzluk tercih edilmiştir.
– Rakip Türk aristokrasisi oluşumundan kaçınmak, buna meydan vermemek. Buna o kadar önem vermeye çalışmışlardır ki, padişahlar da buna uymuştur. 36 padişah annesinden 3’ü (tartışmalı olanlarla 5’i) Türk, geri kalan 31-33’ü başka soydan müslümanlaştırılandır.
– Devlette bölünme, bölüşme tehlikelerini önlemek. Bunun için yalnız devşirme usulüyle yetinilmemiş, hanedan çocuklarının (erkek) ve kardeşlerinin de uygun görülen fazlaları yok edilmiştir.
– Arkalarında herhangi bir güç odağı bulunmamasını sağlamak.
– Liyakat (Türk çocukları liyakatli değil miydi).
Biz sonuca bakalım. Devşirmeler devletin kendisi oldu. Sarayın içinde ve dışında otorite bunlardan ibaret oldu ve zamanla merkezi otorite dedikleri, uydu haline geldi. Hanedan dahil, devlet ile halk, gittikçe birbirine yabancılaşmıştır. İkilik meydana gelmiştir. İki sanat zevkî, iki musiki, iki edebiyat, kök aynı olsa da, ifade tarzı farklı olan iki dil. Devlet, halkın herşeyinin yansıdığı, temsil ve terennüm edildiği bir alandır. Ne kadar güçlü, ne kadar yüksek, ne kadar otoriter görünürse görünsün, halka yabancılaşmışsa, halkı bu gücün destekçisi olmazsa, o devlet yıkılmaya mahkûmdur.
Gelelim bu devletin İslamla ilişkilerine. İslamla Osmanlı arasında olumlu ilişki kurmakta, mangalda kül bırakmayanların bilmesi gerekenler de gözden geçirilmelidir. İslamın özü, ruhu ve hedefi gözetilmediği gibi, ona ters işler de yapılmıştır. Birincisi devşirme usulünün, İslama, İslamın tebliğ usulüne uymamasıdır. İslamın ruhuna aykırılığıdır. “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256). İkincisi zorla, baskıyla, bir proje ve programla, yani müdahale ile ırk, soy-sop değiştirmeye kalkmak da İslama uymaz. Bu, zaman içinde, kendi doğal seyri içinde ve süreç dahilinde olabilir. “Doğrusu sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah yanında en değerli olanınız, O’na en çok muttaki olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberdar olandır.” (Hucurât, 13). İslam, kimlikleri yoketmek için değil, onları terbiye eden ve doğruya ileten bir üst kimlik, bir şemsiye kimlik için gelmiştir. Toplumun yönetiminde de İslamın ilkeleri bellidir. “Allaha, Resulüne ve sizden olan (minkûm) emir sahiplerine itaat edin.” (Nisâ, 59). “Sizden olan”, sadece müslüman olan anlamında değildir. O toplumun içinden ve kendi kimliğinden olan demektir. Bu konularda İslamiyetin hassasiyetini iyi anlamış olan Hz. Ömer, yayılma döneminde, bazı askerlerin yaptıklarını görüp, onlara Arap olmayan kadınlarla müslüman da olsalar, evlenmeyi yasaklamıştır. Irkçılıkla Hz. Ömer’i yan yana getiremeyeceğimize göre, bunu niçin yapmıştı? Kendi açıklamasına dayanırsak bunu iki sebebe dayandırıyordu: 1. Cihadın duraklaması. Gittikleri yerlerin kızlarıyla evlenenler, oraya yerleşiyor, dinamizm ölüyordu. 2. Arabistanda kalan Arap kızlarıyla kim evlenecek? Gençlerin hemen hepsi seferdeydi. Bu genel bir yasaklama emri değildir. O güne mahsus, şartlar gereği özel bir durumdur. Hristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmeyi kısıtlama da böyledir. Fetih sırasında, yaygınlaşan olaylar karşısında müdahale ve alınmış bir tedbirdir. Medayin valisi Huzeyfe bin Yemân, Yahudi bir kadınla evlendiğinde, Hz. Ömer ona mektup yazarak kadını boşamasını emretmiştir. Haram mıdır sorusuna karşı da Ömer, hayır haram değil ama işlerin ve Arap kadınlarının ihmalinden korkuyorum, demiştir. Buradaki kısıtlama veya men, etnik anlamda da değil kamu maslahatını (sedd-i zerayi) gözeten idari bir tedbirdir. Hz. Ömer, yeni katılan bölgelerdeki gayri müslüm unsurların, aile kanalıyla ordu kademelerine sızmasını, istihbari görev yapılmasını önlemek de istiyordu. Devletin tedbiri işte böyle olur.
Osmanlı, İslamî ilke ve hedefleri hayata geçirmede her zaman isabetli olmamıştır. Bazen İslamiyete ters hareketler yapmıştır. Suçsuz oğul ve kardeş katledilmiştir. Bir gecede 19 kardeş yokedilmiştir, 17. yy.’a kadar bu sayı 102’dir. Devlet-i Ebed Mâddet bahanesiyle, gerçekte hanedanın devamı arzusuyla bu suç işlenmiştir. Devşirme olan yeniçerilerin evlenip, çoluk çocuk sahibi olmaları yasaktı. Çünkü onlara insandan ziyade “savaş aleti” gibi bakılıyordu. Fıtratı hiçe sayıp, insan tabiatına aykırı hareket etmek, İslama ve insanlığa uyarmıydı ve zalimce bir iş değil miydi? İsyan, darbe ve intikam hareketlerine bir de bu yönden bakmak gerekir.
Osmanlının yaptıklarına bakıp bunun tersini, yani ırkçılık mı yapmalıdır? Bu daha mı iyidir? Hayır. Anlayışımız kıt değilse böyle anlamayız. İnsanlığı ve İslamı daha sağlam taşıyacak olan milli kimlik ve şahsiyeti korumak daha iyidir. Kendini inkar etmek veya kendine değer vermemekle, insanlığa ve İslama hizmet edilmiş olunmaz. Kendine saygısı olmayanın, başkasına saygısı olur mu? Ancak dalkavukluğu olur. Kendini muhasebeye çekmek başka, önemsizleştirmek başkadır.
Geleneksel kanunnamelerle İslami hükümlerin işine gelenlerini harmanlayan bir devletin İslam ile ilgisi budur.
630 yıllık bir hükümranlıktan sözedilir. Gerçeği bu değildir. 200 yıl kuruluş ve yükseliş dönemi, 200 yıl tepedeki hakimiyet dönemi, son 200 yıl yerlerde sürüklenme dönemi. Bu dönemin son zamanları, düşmanların elinde oyuncak olma günleridir. Gerçek bu değil midir? Eğer yeni cumhuriyet devleti kurulmasaydı, devlet-i ebed müddetin ne hale geldiğini, insanlık görecekti.
Kendi insanını, kendi soyunu horlayıp, aynı zamanda ona güvenmeyen, yabancıya güvenen, ondan da intikamdan başka bir karşılık görmeyen bir iktidar, ya saltanatının, makam ve mevkiinin devamını düşünmektedir, niyeti budur; yahut gittikçe hainleşmeye razı olup, bir çıkar sağlama peşindedir. Bu günümüzü anlamak için dünü bilmek gerekir dediğimizin özeti budur.
Rahmetli Orhan Türkdoğan Hoca hep derdi: “Aziz kardeşim, Enderun zihniyeti devam ediyor.”
Meta açıklaması yaz



