Köylerin Anadolu’da henüz göçe direndiği; gurbetin çilesinin, hasretin yürekleri kavurduğu yıllardı. Çekirdek ailelerin bölündüğü, sıladakinin gurbetçi yolunu gözlediği, gurbettekinin ise sıla hasretiyle yanıp tutuştuğu dönemler… Çocukların babasız büyüdüğü, babaların bazen yılda bir, bazen iki senede bir sılaya dönebildiği zamanlardı.

Daha öncesi ise tam anlamıyla sefalet yıllarıydı. Atla, katırla taşınan kalaycı körükleri, Dölek güveçleri ya da inşaatta amelelik ve ustalık gereçleriyle yollara düşülür; dönüş ise çoğu zaman kısmete kalırdı. Gurbette ölüp cenazesi uzak diyarlarda kalan nice garipler vardı. Gümüşhane’den başlayıp İstanbul’a kadar bir ayda yaya gidilen, “kutsal rızık seferleri” gurbetçinin kaderiydi.

Çok varlıklı olanlar kutsal yolculuk için hac seferine çıkarken, zor geçim şartlarında ayakta kalmaya çalışan garibanların ömrü gurbette ya da gurbet yollarında geçerdi. Türkiye’nin birçok ili bu süreci yaşadı ama Gümüşhane il ve ilçeleri bunun çok ötesinde; daha fazla fakirlik, çaresizlik ve açlığın vadisiydi.

Bu dezavantaj, tam aksine müthiş bir dayanışma ve yardımlaşma kültürü doğurmuştu. Fakir insanlar kanaat sahibiydi; şükretmesini, sabretmesini bilirlerdi. Atı, eşeği, katırı olmayana yük taşımak için komşuluk hatırına, karşılıksız hayvan verilirdi. Bu bir mecburiyetti. İmkânı olan zaten bu hayvanları alır, besler, ihtiyacını görürdü; ama imkânı olmayan için sosyal dayanışma, komşuluk, inanç ve töre devreye girerdi.

At, eşek, katır ve öküz; yük taşımak ve tarım için vazgeçilmezdi. Harşit, Çoruh ve Kelkit vadilerinin yamaçlarında ve zirvelerinde hayat çok zordu. Dik yamaçlardan, uçurum kenarlarından geçen patika yollarda tahıl, ot, odun taşımak büyük emek, çile ve cefaydı. Bazen yük taşıyan hayvan, yüküyle birlikte uçuruma yuvarlanır, telef olurdu. Bu sahneler sık yaşanırdı.

Semer kolonu kopar, ip çözülür; yük devrilir, hayvan savrulur ve derin uçurumun dibini boylardı. Bu çok vahşi kazalardı ve o hayvanlara çok acırdık. Bazen aşırı yük yükleyerek hayvanı tehlikeye atan vicdansız tipler olurdu; onların elindeki hayvanlara daha da üzülürdük.

Köydeki tüm atları, eşekleri, katırları ve öküzleri tek tek bilirdik. Ölen hayvanlara bile yas tutardık; çünkü hayvanlar hayatımızın bir parçasıydı. Celil Ezber amcanın dor atı, Molla Remzi amcanın kır atı, Ali Osman Bayır amcanın, Mahmut Yakut amcanın, İzzet Kural amcanın katırı, Kemal Taşçı amcanın ve Mehmet Şenel amcanın öküzleri… Saymakla bitmezdi.

Köyde taşıtı olan yok gibiydi; bizim taşıtlarımız bu hayvanlardı. Yakıtları beslenmeleriydi: saman, arpa, mısır yedirirdik. Gübrelerini tarlalara dökerdik. O zamanlar vadi boydan boya yemyeşildi; ayı, domuz gibi yabani hayvanlar azdı. Köylerde hayat vardı. Kışın herkes köye toplanırdı.

Hâliyle düğünler hep kışın olurdu; çünkü yaz ve güz ayları gurbette çalışma, başlık parası biriktirme zamanlarıydı. Gelinlik kızlar çeyiz dizerdi. İşte bu döngü bizi bir gün rahmetli Temay Dal ağabeyin düğününe denk getirdi.

Kadıgilin harmanında düğün eğlencesi için hazırlıklar tamamlanmıştı. Davul-zurna ekibi Pirahmet Köyü’nden getirilmişti. Düğünlerde davul-zurna, kemençe ve tulum eşliğinde horon, bar gibi folklor oyunları oynanırdı. Köyün maharetli gençleri hünerlerini gösterir, horon başı elindeki mendille oyunu yönetirdi. Her oyunun ayrı ritmi ve hareketi vardı. Çalgılarla ve sesle haberleşilir, horonun gerekleri buna göre yapılırdı.

Gece geç saatlere kadar eğlenirdik. Köyde elektrik yoktu; gazla çalışan aydınlatma lüksleri yakılırdı. Gecenin parlayan merkezi harmandı; herkesin kulağı, bedeni ve ruhu oraya odaklanırdı. Köyün tek gündemi düğündü. Erkekler ayrı, kadınlar ayrı oynardı.

Bazen kadınlar gizlice düğün alanına yaklaşır, seyrederdi. Bazı işgüzar büyükler buna sert tepki gösterir; kadınları, kızları, gelinleri ve çocukları kovardı. Kadınlar kapalı mekânlarda oynar, genç erkekler onları seyretmeye yaklaşınca yine aynı tepkiyle karşılaşırlardı. Kovalamacalar, sert sözler eksik olmazdı.

İznik’te Neler Oluyor? Çirkin Oyuna Dikkat!
İznik’te Neler Oluyor? Çirkin Oyuna Dikkat!
İçeriği Görüntüle

Bu düğünde rahmetli Murat Yakut ağabey de vardı. Kendisi beyefendi, saf, temiz ve kimseye zararı olmayan biriydi. “Sen de oynasana” denildiğinde, Temay ağabeyin babaannesi Hasibe yengeyi kastederek,
“Ben oynamıyorum; oynayıp da Hasibe’ye kıymet mi bildireceğim?”
diye espri yapmıştı. Bu söz gülüşmelere yol açmış ve bugün bile dilden dile anlatılan bir anı olarak kalmıştır.

Düğünlerde yemek sınırsızdı. Kazanlar kaynar, keyveniler yemek yapar; üç gün üç gece hem oynanır hem yemek yenirdi. Hasibe yenge sevinç içindeydi; torunu evleniyordu.

Rahmetli Yahya Paslı dedenin dul eşi, Biyalılı Emine yengenin ise evin ağır geçim yükü omuzlarındaydı. Bu nedenle, ekmeklik buğday, hayvanlara saman ve diğer ihtiyaçlar için siyah öküzünü satmak zorunda kalmıştı. Köye gelen celepçiyle anlaştı, öküzü sattı. Ancak parayı nasıl olduysa düşürdü ve kaybetti.

Her yeri aradı, sormadığı kimse kalmadı ama parayı bulamadı. Büyük bir bunalıma girdi; çünkü bu para onun için hayatiydi. Sonunda hem parayı sormak hem de düğün hayırlı olsun demek için Hasibe yengenin evine gitti.

Yaşlı Hasibe yenge parayı bulmuştu ama kime ait olduğunu merak ediyordu. “Bakalım sahibi ortaya çıkacak mı?” diye bekliyordu. Emine yenge konuyu açınca Hasibe yenge, taş duvarlı, toprak bacalı tandır evindeki küpleri göstererek:
“Emine bacı, şu yarma olan küpe elini daldır; bana biraz yarma getir, ayran aşlı çorba kaynatacağım,” dedi.

Emine yenge küpe yöneldi. Elini yarmaya daldırınca Hasibe yenge,
“Biraz daha derine sok elini,” dedi.
Elini iyice soktuğunda beze sarılı para eline geldi.

“Bu nedir?” dedi Emine yenge.
“Bacı, bu senin para,” dedi Hasibe yenge.

Emine yenge şok içindeydi. Dudaklarından dualar döküldü. Allah razı olsun diye ellerini açtı; soğuğun çatlatttığı dudaklarından dualar mırıldandı. Evde önce derin bir sessizlik, sonra gözyaşları… Sarıldılar, ağlaştılar.

İşte Nasrettin Hoca’nın eşeğini kaybedip bulunca sevindiği gibi; Allah bazen gerçek sevinci yaşatmak için kaybettirir, sonra buldurur ve sevindirir.