Türkiye’nin ve bölgenin yaşadığı krizlerin kökeni tesadüf değil; tarihsel, siyasal ve jeopolitik bir sürekliliğin sonucudur. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna, oradan günümüze uzanan bu süreçte aynı aktörler, aynı yöntemlerle sahnededir.
Mustafa Kemal Atatürk; İngiliz ve Rus güdümündeki mandacı yapıları, din istismarcılarını, etnik ayrılıkçıları ve emperyalizmin yerli taşeronlarını tasfiye etmiş; devleti ayakta tutmanın bedelini ödemekten çekinmemiştir. İstiklal Mahkemeleri bu iradenin ürünüdür. Devlet olmak, tam da bunu gerektirir.
Bugün hâlâ sahnede olanlar, dün tasfiye edilenlerin sosyal tortularıdır. Halep’te, Hicaz’da, Filistin’de, Yemen’de casuslarla kazanılan “zaferlerin” bedelini bölge halkları yüz yıldır kan ve gözyaşıyla ödemektedir. Osmanlı’yı arkadan vuran Şerif Hüseyin işbirlikçiliğinin mirası hâlâ yaşamaktadır.
Osmanlı hinterlandında “kardeş ümmet” denilen coğrafyalarda bugün Osmanlı’dan kurtuluş bayramları kutlanmakta, İngiliz ajanı Lawrence gibi isimlerin heykelleri dikilmektedir. Cellatlarına aşk sürerken, Türkiye’ye sadece “ümmet ve kardeşlik” edebiyatı düşmektedir.
Türkiye; PKK ile mücadelede, Kıbrıs’ta, Batı Trakya’da, Kerkük’te, Musul’da hiçbir uluslararası milli meselesinde bu coğrafyaların desteğini görmemiştir. İstisna olarak Kıbrıs Barış Harekâtı’nda destek veren Libya lideri Kaddafi’nin infazında dahi Türkiye araçsallaştırılmıştır.
Bugün Anadolu’da aynı ihanet; dincilik, mezhepçilik ve etnikçilik üzerinden yeniden servis edilmektedir. FETÖ, IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi örgütler bu oyunun sahadaki aparatlarıdır. Daha birkaç gün önce Yalova’da bir polisi şehit eden IŞİD mensupları, insanlığın ve dinin düşmanıdır.
Atatürk’e yönelik etnik ve dini iftira kampanyalarının arkasında da aynı odaklar vardır. Dün İngiliz, bugün ABD–AB–İsrail beşinci kolu olan bu yapılar, Atatürk’ü hedef alarak Cumhuriyet’i yıkmayı amaçlamaktadır. Oysa Atatürk ve Cumhuriyet, samimi Müslümanlığı baş tacı etmiştir. Laiklik bunun güvencesidir.
Dikkat çekicidir:
ABD, AB ve İsrail; milli, üniter, laik devleti değil, halifelik ve “Yeni Osmanlı” hayallerini desteklemektedir. Hristiyan ve Yahudi merkezlerden Müslümanlık inşası projeleri servis edilmekte, bu Türkiye’de kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Bu tabloyu görmemek feraset eksikliğidir.
Bu yolun sonu bellidir:
Sevr’e geri dönmek, Kürdistan–Ermenistan–Pontus projelerine boyun eğmek, şehit ve gazilerin emanetine ihanet etmektir.
Bugün;
Türk milletinin birliğine,
Türk vatanına,
Türk devletine,
Türkçeye,
Ay-yıldızlı al bayrağa,
İstiklal Marşı’na
sahip çıkma günüdür.
İktidar–muhalefet ayrımı olmaksızın doğruya doğru, yanlışa yanlış deme günüdür. Aklımızı, irademizi ve hafızamızı “bir bildikleri vardır” diyerek başkalarına ipotek edersek bunun hesabını ne tarihe, ne gelecek nesillere, ne de Allah’a verebiliriz.
Dindarsak yanlışa dini ölçüyle, milliysek milli ölçüyle, bilim insanıysak akıl ve bilimle itiraz etmek zorundayız.
Atatürk’ü kullanan sahtekârlara, dini kullanan sahte dincilere, mezhep ve etnik kimliği istismar edenlere rağmen;
Dinimiz, mezhebimiz ve etnik aidiyetlerimiz zenginliğimizdir, baş tacımızdır.
Orta Doğu’nun ve dünyanın huzur yolu; Atatürk’ün bir asır önce ortaya koyduğu milli, üniter, laik Cumhuriyet modelidir. Ayrışmanın, etnik ve mezhepsel kavgaların kazananı yalnızca ABD, AB, Rusya ve İsrail’dir.
Çözüm;
ehliyet, liyakat,
akıl, bilim, hukuk,
demokrasi ve Cumhuriyet değerleridir.
Atatürk, binlerce yıllık Türk devlet geleneğinin çağla buluşmuş özetidir. Bu miras güncellenmeli, Türk Rönesansı onun bıraktığı yerden devam etmelidir.
“Türk kültür ve medeniyeti geleceğin ufkundan bir güneş gibi doğacaktır.”
Bu söz umudumuzdur.
Şehit ve gazilerin emaneti olan bu vatanı, bedeli ne olursa olsun sonsuza kadar koruyacağımız bilinmelidir.




