“Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhidi Bedrin Arslanları ancak bu kadar şanlıydı”.

Bir gün ashaptan kimileri Hz. Peygambere, “Asabiyet/ırkçılık nedir Ya Resulallah?” diye sormuşlar, o da şöyle cevap vermiştir: “Asabiyet/ırkçılık, zulüm ve haksızlık konusunda kavmine/ait olduğun milletine yardım etmendir” (Ebu Davut, Edep).

Hz. Peygamber, Milletini yüceltme ve savunma hususunda da şöyle buyurmaktadır: “Sizin en hayırlınız, sınırı aşıp günaha girmemek şartıyla milletini savunan kimsedir” (Ebu Davut, Edep). Buna karşılık aslına ve nesebine değer vermeyip onu inkâr eden kimse için de şöyle demektedir: “Bir kimse, babası olmadığını bile bile başkasına nesep iddia ederse bilmeli ki, nankörlük etmiştir. Herhangi bir kimse de aralarında bir bağ ve yakınlık olmayan bir milletten olduğunu söylerse, böyle soysuz kimse de bizden değildir; o varsın cehennemdeki durağına hazırlansın” (Tecrid-i Sarih Tercüme ve Şerhi, 9/224).

Kur’an, insanlık için iyilik ve güzellik üretmede yarışma prensibini öngörür (Maide,48) ve bu prensibe göre hareket edenleri takdir eder. Buna göre iyilik ve güzellikte, hak ve adalette değerler üretmiş bir milletin yaptıklarını yok saymak ya da görmezden gelmek doğru değildir. Bu da böyle bir özelliğe sahip olan Türk milletinin takdir ve takdisini gerekli kılar. Yani Merhum Akif’in ifadesiyle “Hakka tapan milletin” hak ve adalet yolunda ürettiği değerlerle övünmesi bu millete ait herkesin vicdan borcudur.

Akif’in “Enbiya yurdu bu toprak, şüheda burcu bu yer,

Bir yıkık türbesinin üstünde Mevla titrer”

dediği Anadolu, Haçlıların istilasına uğradığı Millî Mücadele yıllarında bir başka düşünürümüz Yahya Kemal de şöyle niyazda bulunuyordu

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur Ya Rabbi!

Davos'da Trump'ı Dinlerken Düşündüklerim; Evrensel İlkelerden Çıplak Güce Doğru...
Davos'da Trump'ı Dinlerken Düşündüklerim; Evrensel İlkelerden Çıplak Güce Doğru...
İçeriği Görüntüle

Senin uğrunda ölen ordu budur Ya Rabbi!

Ta ki, yükselsin ezanlarla müeyyed namın,

Galip et, çünkü bu son ordusudur İslam’ın!”

Mehmet Akif’in burcu burcu milliyetçilik kokan şu mısraları da bize çok şeyler söylemektedir:

“Müslüman mülkünü her yerde felaket vurdu,

Bir toprak kalıyor dinimizin son yurdu,

Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek şer’i Mübin,

Haksar eyleme Ya Rabbi onu olsun, Âmin!”

Yeri gelmişken Maide suresinin 54. Ayetine bakmakta da yarar vardır. Bu ayette şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler! İçinizden her kim dininden dönerse bilsin ki, Allah böylelerinin yerine öyle kimseler getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar inananlara karşı şefkat ve merhametli, inkarcılara karşı da son derece sert ve tavizsiz davranırlar; Allah yolunda savaşırlar, kendilerine dil uzatanların incitici sözlerine de hiç aldırmazlar. İşte bütün bu özellikler Allah’ın bahşettiği bir lütuftur ki, Allah onu dilediğine verir. Unutmayın ki, Allah lütfu bol, ilmi sınırsız olandır” (Maide,54).

Geniş kültürlü, mütefekkir, hattat, şair, Fransızcadan tercümeleri bulunan ve felsefi düşünce ve pozitif ilimler alanında sağlam bir anlayışa sahip olan ünlü müfessirimiz Elmalılı Muhammed Yazır, bu ayetin yorumunda şunları kaydetmektedir:

“Fertleri, küçük grupları bırakalım da en büyüklerinin örneklerine bakalım. Önce Araplar kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, sonra Emevilerin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet Arap’tan Farsilere geçmiş ve hadiste de belirtildiği gibi (Tecrid-i Sarih, 11/202) onlar da hem manen hem de maddi olarak pek büyük hizmetlerde bulunmuşlar, sonra bunlar da aynı duruma gelmiş/dini hassasiyetlerini kaybetmişler, bu defa da Allah bu hizmeti Türklere nasip etmiş, Arapların ve Farsların kıymetini bilemeyip zayi ettikleri İslam devletini ele alarak İstanbul’a ve oradan da hemen hemen yeryüzünün her tarafına yaymışlardır. Dolayısıyla bu ilahi vaadin işaretiyle Türkler müjdelenmeye hak kazanmışlardır. Bu da demek oluyor ki, onlar da İslam nimetinin değerini bilmez ve inkara saparlarsa bu konumlarını Allah’ın takdir edeceği başka bir topluluğa terk etmeye mecbur kalacaklardır” (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 3/1719-1720).

Şu var ki, bugüne kadar ne Türk milletinde bir sapma olmuş ne de İslam’a ondan daha çok hizmeti geçen bir topluma rastlanmıştır. Dolayısıyla böyle bir ilahi vaadi Türk milleti için bir lütuf ve bir onur saymak ve onunla övünmek ırkçılık mıdır, yoksa Türk çocuklarını atalarının yolunda yürüme hususunda bir teşvik midir; biraz düşünmek gerekmez mi?

Hz. Peygamber yeni inen Cuma suresinin, “Ümmi/vahiy kültürüne sahip olmayan bir topluma kendi içlerinden Allah’ın ayetlerini okuyup tebliğ eden, onları her türlü şirk ve inkardan arındıran, ilahi kelamın hem anlam ve mesajını hem de bu mesajın hayata nasıl aktarılacağını öğreten bir Peygamber gönderen O’dur. Oysa onlar daha önce büsbütün bir sapıklık içindeydiler. Allah bu Peygamberi aynı zamanda henüz onlara katılmamış diğer insanlara/gelecek kuşaklara da göndermiştir. O, sınırsız güç sahibidir, her işi yerli yerince yapar” (Cuma,2-3) mealindeki ayetlerini okuyunca ashaptan bazıları, “Bize erişemeyen kimselerden kastedilenler kimlerdir?” diye sormuşlar, o da elini Farisi Selman’ın omuzuna koymuş ve şöyle karşılık vermiştir: “Şunlardan, yani Arap olmayanlardan öyle erler vardır ki, iman ve dindarlık Süreyya yıldızının yanında da olsa mutlaka ona yetişip onu bulurlar” (Tecrid-i Sarih Tercüme ve Şerhi, 11/202).

Buhari hadislerinin tercüme ve şerhini yapanlardan biri olan ünlü din bilgini Kâmil Miras bu hadisin yorumunda şunları kaydediyor: “Hadiste bildirilen ve Süreyya yıldızına kadar yükselen iman yüceliğini İslam dinine hizmetle bir millete tahsis etmek gerekirse, hiç şüphesiz bu şeref kılıcıyla, ilim ve fikirleriyle her milletten çok hizmet ettiği tarihen sabit olan Türklere aittir” (Tecrid-i Sarih Tercüme ve Şerhi, 11/212).

Görüldüğü gibi Türk çocuklarının milliyetçi olmak ve atalarıyla övünmek için birçok nedenleri vardır. Bu övünmek de kuru bir söylemden ibaret kalmayıp aynı hız ve aynı heyecanla ataların yolunu takip olmalı ve onlarda olduğu gibi milli ruh hep diri tutulmalıdır.

Bunun için de bazı düşünce fukarası gafillerin muazzez dinimizi ülkemiz ve insanımız aleyhinde kullanarak mevcut birtakım yanlışlık ve eksiklikleri Türk milletini İslam dışı göstermeye dayanak yapmalarına asla aldanmamalıyız. Çünkü böyle bir anlayış İslam’a bin yıldan beri hizmet veren bir milletin yok sayılması demektir. Türk milletini yok saymak ise, sadece bizim insanımıza değil, bütün insanlığa, özellikle de bütün Müslümanlara bir kötülüktür. Zira Türkiye’nin zaafa uğraması halinde İslam’ın aydınlık yarınlarından söz etmek mümkün olmaz. İnanıyorum ki, İslam’ın yarınlarına umut olacak heyecan yine bizim topraklarımızda vücut bulacaktır. Çünkü bu toprakların çocukları Ashab-ı Kirama denk hizmetlerde bulunmuş ve ilahi övgüye mazhar olmuş kimselerdir. Akif’in dizeleriyle söylersek;

“Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhidi

Bedrin Arslanları ancak bu kadar şanlıydı”.

Bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki, Türk milletini yüceltmek ideali etrafında birlik oluşturmaktan başka bir seçeneğimiz yoktur. Bunun için öncelikle muazzez dinimizi yanlış yorumlayan, kimi zaman da özel çıkarı için kasıtlı olarak değiştiren kimselere asla itibar etmemeliyiz. Üzerinde yaşadığımız cennet vatanımızı gözümüz gibi korumalı ve bir yedeğinin olmadığını hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız.

Unutmayalım ki, milleti, vatanı, bayrağı ve milli bütünlüğü korumak ve bu uğurda olanca gücümüzle gayret sarf etmek hem dini görevimiz hem de şeref ve vicdan borcumuzdur.

Ahmet OKUTAN Emekli Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu Başkanı