Ülküye sevdalanan ağarmış saçlar konuşmaya başlamıştı; Onlar hikâyelerini karanlıklara mı yazmıştı, mum ışında okunsun diye. Lakin okumasını bilmeyene güneş bile fayda etmeyecekti, onlar nefes aldıkça! alem’de şer Oğuz’da er tükenmeyecekti…

Galip Erdem’in ifadesiye; gün gelir ecel hükmünü icra eder, dava onun dünyasını değiştirir. ‘Kalabalık’ ona acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Hâlbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca “kalabalık”a acımıştır. O kalabalık körleşmiş artık onu görmez olmuştu, öyle ya iman ülküsü nasip işiydi….

 Ondörlü ler gibi, aklı selim olunca, onlar vatan millet hak dediler.  Bir gün olsun çıkar nedir bilmeden, bayrak ülkü dediler. İslam’a ve Türk’e ait ne var ise onları mukaddes bildiler, Onlar Oğuz mayasıyla yoğrulmuşlardı, Bir gün Tanrı Dağında Atsızla karşılaşırlar,  gök ışığın erleri kürşat’ın kırk çerisini aradılar.

Gençtier, hayatı ve geleceği düşünmek yerine milli duygularla sevdalarını damarlarına hapsettiler, kaç kere yaşanmış cenglere girdiler hep. Onlar bu dünyaya “Tanrı dağı kadar türk, Hıra dağı kadar müslümanız”  diyerek gelmişlerdi.Cepleri delik, yürekleri zengin tıpkı  konaklı sofralı tuğralı gibi boyun eğmeden dik yaşadılar.

Din-ü devlet ile mülk-ü millete asi olmadılar, uya geldiler hep. Ünlü şehirlerde garip yaşadılar, bazen de bir sessiz köye geldiler, çalışıp helâl rızıkları yiye geldiler hep. Onların dağları Ötüken ötesi Tanrı Dağlarıydı, Süphan’dı, Ağrı’ydı göklerin sesini duya geldiler hep…Bütün hedefleri davalarını Ağrı dağının zirvesine taşımaktı.

Bu topraklarda bin yıldır “vatan” diyenlerin kelleleri koltukta olurdu, kelleyi koltuğa alarak yurduna göz dikenlere karşı mücadele ettiler. Zaman ne çabuk geçti , bugün ağardı saçlarımız oysa daha çocuk yaşlarda , çilelerle kaynaştık, vatan ,millet, bayrağa, ülküye sevdalandık. Dilimizden neredesin ey sevdam ,gel akmasın gözyaşım, diye türküler söylerdik.

Dilâver Cebeci’nin Dündar Taşer’e yazdığı şiirde saklıdır duygular Şahin kuşu ucalardan av gollar, Turan ilde düğümlenür sarp yollar, Bahar gelür , mökkem buzlar çözülür ,Gözelerden duru sular sözülür, Durmak olmaz ! Dündar Ağam üzülür,
Allah deyip , öz yurtlara varalım, Zalımların bayrağını cıralım, Ataş yanıp tütün göğe ağanda, Delü kurtlar düşmanını boğanda,Tanrıdağ’da bayaz aylar doğanda”
 İman ve ülkü aşkı acılara tuz bastı, kader onları Mamak zindanlarında küllenmiş ve dağılmış ocakları yeniden tutuşturmanın umuduyla yaşattı…

Nerede bir Müslüman, nerede bir Türk varsa, nereye bir Türk’ün kanı damladıysa, nerede bir Türk balası tebessüm ettiyse orayı vatan bildiler, uzak uzak diyarlarda çarptı çatal yürekleri daima. Genç omuzları, kanlarıyla çiçek  tarlasına dönüştürdükleri vatanın her karışında şehit düşen arkadaşlarının bedenlerini taşıdı, dökülen kanların intikamlarını aldılar hep. Gözleri ufukta, elleri tetikte, kulakları otağ’da olurdu. Emir demiri keserdi hep, otağ’ın içini, otağ’da olan biteni hiç merak etmediler, kalpleri sapasağlamdı, itimat üzere sırra kadem kaldılar hep…

Gün geldi, uğruna hayatlarını, gençliklerini, istikbâllerini fedâ ettikleri devletin terâzisinde, devletin düşmanı olarak bilip savaştıklarıyla birlikte tartıldılar, Kara eylülün kara talihi aynı sehpalarda, aynı ilmeklere geçirdi boyunlarını, aynı hücrelerde soldu benizleri hep. Aynı askılara asıldılar, aynı cereyanlara verildiler, aynı falakalara yatırıldılar hep…

Aynı hücrelerin aynı soğuk duvarlarını soludular hep…

Kimileri siyâsetin kirli dehlizlerinde kaybolurken, kimileri de Ağrı Dağının altında kaldılar, siyâset denilen orta oyununu üzülerek göz yaşlarıyla izlediler.…

Siyâsetin kiri pasıyla bir devrin delikanlılarının âlemde nasıl kahru-perişân olduklarını seyrettiler hep…

Mücâdelenin en sıcak dönemlerinde en sıcak kavganın, en sıcak savaşın, en sıcak çatışmaların hep en sıcak yerlerinde, ateşin en sıcak yerinde, yani külhanda saf tuttular…”

Türk’ün Türk-İslam ülküsünün felsefi “Vefası olmayanın imanı da olmaz” derdi dava büyüklerimiz.  

Ya devlet başa, ya kuzgun leşe.  Var olsun TÜRK bakışlar  var olsun BOZKURT yürekler, diyerek yaşlandılar ve soldular hep…

Fahri Yağlı(Araştırmacı Yazar-Öğretim)