Ortadoğu’da oynanan oyun yeni değil; yalnızca aktörler ve sahne değişiyor. Türkiye, İran, Irak ve Suriye hattında yıllardır sahnelenen senaryonun bugün geldiği durak Halep’tir. Bu durak, sadece bir şehir meselesi değil; Türkiye’ye ve bölge halklarına yöneltilmiş açık bir meydan okumadır.
PKK/YPG yapılanması ve onun siyasal uzantıları, Halep üzerinden yeniden sahneye çıkarılmakta; etnik kimlik ve mezhep temelli ayrışma derinleştirilmektedir. Bir yandan “fesih” söylemleri dillendirilirken, diğer yandan sahada ve sokakta örgütlü bir hareketliliğin açıkça görülmesi, bu çelişkinin artık gizlenemez hâle geldiğini göstermektedir.
Ortadoğu’da etnik bölünme projelerinin kime hizmet ettiği ortadadır. Dün İngiliz mandasıyla, bugün ise BOP adı altında; ABD, AB ve İsrail merkezli politikalarla bölge parçalanmış, petrol ve doğalgazdan sonra şimdi de su kaynakları hedef hâline getirilmiştir. Fırat ve Dicle, yalnızca nehir değil; bölgesel hâkimiyetin anahtarıdır.
Irak, Suriye ve Libya örnekleri hâlâ önümüzde dururken “Kim kazandı?” sorusunun cevabı açıktır: Bölge halkları kaybetmiş, emperyal güçler kazanmıştır. Aynı senaryonun farklı bir perdesi bugün Halep’te sahnelenmektedir. “Kürt koridoru” adı altında Akdeniz’e uzanacak yeni bir jeopolitik hat oluşturulmak istenmektedir.
Bu süreçte en büyük zararı yine bölge halkları, özellikle de Kürtler görecektir. Tarih açıkça göstermiştir ki emperyalizm, kullandığını günü geldiğinde terk eder. Etnik kimlikler üzerinden kurulan her yapı, sonunda kendi halkına ağır bedeller ödetmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren vatandaşlık temelinde eşitliği esas almıştır. Atatürk’ün kurduğu bu devlet, etnik ve mezhepsel ayrışmayı değil; ortak kader bilincini savunur. Lozan’ı hedef alan, Sevr’i güncelleme hayali kuran her yaklaşım; yalnızca Türkiye’ye değil, bölgenin tamamına yönelik bir tehdittir.
Bugün “Türkiyeli” tartışmaları üzerinden yürütülen kimlik silme çabaları da bu bağlamdan bağımsız değildir. Hiçbir ülke kendi kurucu kimliğini tartışmaya açmazken, Türk kimliğinin hedef alınması masum bir dil tartışması değil; açık bir siyasal tercihtir.
Siyaset, kayıtsız şartsız biat değil; doğruya destek, yanlışa itiraz yeridir. Partiler de bu nedenle vardır. Yanlışı savunmak sadakat değil, bağnazlıktır. Yanlışa sessiz kalanlar, zamanla o yanlışın bir parçası hâline gelir.
Bugün Halep üzerinden yürütülen tartışmalar, yarın Türkiye’nin güvenliğini ve toplumsal barışını doğrudan etkileyecektir. Yanlışa “yanlış” demeyen, doğruyu savunmayan her tutum; bedeli ağır olacak yeni acıların kapısını aralar.
Bu nedenle aklımızı, vicdanımızı ve irademizi hiçbir güce ipotek etmeden; etnikçilikten, mezhepçilikten ve dış güdümlü projelerden uzak durmak zorundayız. Tarih, bu tür oyunlara alet olanları değil; karşı duranları haklı çıkarmıştır.
11.01.2026




