Adliyelerde genellikle Salı, Perşembe duruşmaların yoğun olduğu günlerdir. Aile mahkemeleri ile ceza mahkemelerinin önündeki duruşma salonları toplumun aynası gibidir.

Hele de ceza duruşma salonlarının önleri, yediden yetmişe insan kaynar. Ana, baba, eş, çoluk, çocuk, hısım, akraba tanık, sanık ve avukatlar...

Avukatların ömrü hayatının dörtte biri duruşma salonlarının önünde kendilerine sıra gelmesini beklemekle geçer. Bazen iki saat, üç dört saat duruşma beklenir. Bu bekleme anında , salonda , çay ocaklarında ve kafeteryalarda , meslektaşlar ile müvekkiller ve dava ile yakınlığı olan taraflar arasında müthiş sohbet ve diyaloglar olur.

Kendim gibi öğretmen kökenli olan bir avukat arkadaşı telaşlı, telaşlı gezinirken gördüm. Beni görünce, havada arayıp yerde bulmuş gibi sevindi. Bir iki çaydan ve hoş beşten sonra;

- ‘’...Ya işte böyle, haftaya Salı günü Üsküdar Ceza Mahkemesinde duruşmam var, yıllardır devam ediyor, bitmedi gitti, aynı gün de babamın şehir dışında hastanede ameliyatı var ikisinden birini de erteleyemem, mazeret versem de olmaz artık, dosya karar aşamasında. Sana yetki versem benim yerime girer misin?...’’

- Üstad’ım canını sıktığın şeye bak, rahat ol, ne demek...

Rahat ol ne demek dedim ama, yine de dosyayı incelemek için, beraberce arkadaşın Üsküdar’daki bürosuna gidip dosyaya şöyle bir göz gezdirdim. Dosyanın nerdeyse yaprakları bile sararmış.

Dava; Doktor meslek hatası iddiasıyla, küçük çocuğun hastahanede müşahade altındaykan hayatını kaybetmesi davasıydı. Dolayısıyla doktor aleyhine açılmış olan davada, iddianame kabul edilmiş, yargılama devam ediyor. Doktor ve hastane aleyhine açılan tazminat davası da Asliye Hukuk Mahkemesinde ayrıca devam etmekte.

Fakat Tazminat davası, Ceza yargılaması dolayısıyla ‘’Bekletici Mesele’’ yapılmış.

Üsküdar Ceza Mahkemeleri, henüz Paşa Kapısı Adliyesinden, Bağlarbaşı Adliyesine yeni taşınmıştı. Erken çıktım evden, daha bir iki saat zaman var. Kaleme uğrayıp dosyayı bir defa daha incelemek istedim. Müdüre hamfendi, ‘’...dosya hakimde 3 klasör var neyini inceleyeceksiniz avukat bey...’’ deyince benim şalter attı.

Dosyayı getirin dedim...

Aldım, çekildim bir kenara, okumakla bitmez. Kimi raporlar aleyhimize, kimi adli tıp raporları olumlu. Karşı tarafın avukatları sanki mübarekler doktora tezi hazırlamışlar gibi...

Dosya hakkında bilgim var ama, bir açık arıyorum, hukuki boşluk arıyorum.

3 klasör sonuna kadar okumam da mümkün değil. Kendi savunmamı biraz düzelttim, sağa sola çeki düzen verdim. Ama beğenmiyorum kendimi.

Bizim savunma sanki laf salatası gibi bir şeye benzedi. Müşteki ve mağdur tarafın bazen iki, bazen üç avukatı duruşmalara girmiş.

Hele de şöyle, böyle ünlenmiş, gıyabında tanıdığım ama hiç samimi olmadığım ekabir avukat büyüğümüz savunmalarını, Yargıtay ve Hukuk Genel Kurulu kararlarıyla gerekçelendirerek sanki doktrin yazmış... Bu üstatla daha karşılaşmadan yazdıklarını okuyunca korkmaya başladım!...

Derken müdire hamfendi dosyayı aldı birazdan duruşma başlayacak dediler. Nedense suratı da asık bir karış!..

Mahkemelerin yüzü soğuk olur. Biz mahkeme öncesi efelenen çok aslan parçaları gördük ama içeriye girince yüzleri bembeyaz, süt dökmüş kediler gibi, yumuşak, sevecen, uysal, masum, kravatlı grant tuvaletli, takım elbiseli, suretleri tam bir beyefendiye dönüşmüş, sanıkları, müvekkilleri de çok gördük...

Bizim müvekkil, okumuş, yazmış, aydın tahsilli bir adam. Uzman doktor kendisi. Son derece beyefendi, mütevazi, alçakgönüllü, kazaen de olsa bırakın bir insan hayatına sebep olmayı, bu adam sinek bile öldürecek yaratılışta birisi değil.

Gördüğüm kadarıyla maktülün babası olduğunu anladığım kişinin içinde sanki bir canavar saklı.

Bize gözleriyle bakmıyor, sanki yiyor. Böyle durumlarda gardını almak çok önemli. Sana ters ters bakandan gözlerini kaçırdığın anda, ardından olumsuz her türlü kaba davranışlar mutlaka gelir.

Müvekkilimle birlikte ikimizi gözleriyle her kesişinde ben de aynı tonda bakmayı ihmal etmedim. Çünkü önceki duruşmalarda avukat arkadaşımıza ve müvekkile yaptığı kaba davranışlarından tecrübeliyim...

Duruşma öncesi müvekkilimle bayağı konuştuk, sakinleştirdim kendisini. Ama içimden diyorum ki, beni kim sakinleştirecek.

Hele de duruşma öncesi o yaşlı, başlı, kelli felli artık emekli olma zamanı geçmiş, yüksekten bakan ekabir avukatımızın tanışmak için bana elini uzattığı anda yüzündeki imayı unutmam mümkün değil!...

Neyse efendim... Saat 11.30 duruşmasındaki sıramız nihayet 14.35 de sıra bize geldi. Müvekkilim Mahkeme kürsüsünün tam karşısındaki sanıklar için ayrılmış bölümde. Arkada, tarafların yakın akraba ve cümbür cemaat doldurmuşlar salonu!..

Kimlik tespitinden sonra, başkan büyük bir nezaketle, karşı taraf avukatlarına ve bize dönerek, ‘’...kanaatimizce dosya tekemmül etmiş olup, deliller toplanmış olduğundan esas hakkındaki son savunmalarınızı almak istiyoruz...’’ diyerek karşı tarafta bulunan iki avukata sözü verdi.

Saçı, sakalı ağarmış yaşlı başlı ekabir avukatımız ayağa kalkarak, mahkeme heyetini en derin saygı ve hürmetlerini sunarak başladı konuşmaya.

Mahkeme başkanına dönüp, olayı detaylı şekilde baştan sona özetliyor. Her halinden çok iyi hazırlandığı ve davaya ve olaylara hakim olduğu da belli. Ne kağıda bakarak konuştu, ne de tekledi. Teker, teker sakin, sakin, kendinden emin bir şekilde anlattıkça anlatıyordu.

Çaktırmıyorum ama o vurgulu, vurgulu anlattıkça bana sıkıntı geldi. Benim ki savunma bile sayılmazdı onun anlattıkları yanında. Aynı zaman da üstadı gıpta ve hayranlıkla da izliyorum...

Kendi kendime de insan etkileme sanatı ancak bu kadar olur. Hadi konuya ilişkin Yargıtay kararlarını söyledin diyelim... İnsan; bir kararın, tarih, gün, dosya sayı numarasını da ezbere söylemez ki canım!..

Hadi savunma yaparken sık, sık bize bakarak ezmek istiyorsun anladık bunu!.. Mübarek büyüğümüz, meslek duayenimiz, mahkemeyi de sözleriyle ve gözleriyle, hele de o mimikleriyle etkileme sanatını harfiyen uygulamaktan geri kalmıyor.

Yaklaşık bir saat 35 dakika konuştu, anlattı durdu. Başkan sözünü hiç kesmedi. En sonunda vücut dilini fazla kullandığından dolayı, sözünü bir iki yerde kesti, tekrara kaçtığını ikaz etti... Ben de biraz olsun rahatladım...

Hayır, bu dava kendi hazırladığım bir dava olsaydı, Üstad’ın her cevabına bir karşılık bulmakta asla sıkıntı çekmezdim. O senelerdir bu dava ile haşır, neşir olmuş, on beşten fazla duruşmalara girip çıkmıştı. Bizim çalakalem iki günde hazırlanmamız yeterli olmadığını kendim de çok iyi biliyordum.

Tarihteki, Pön savaşları dediğimiz, Kartaca- Roma devletleri arasındaki savaşta, Hannibal veya Annibal denilen devrin en büyük Kartaca’lı muzaffer komutan edasıyla, avukatımız savunmasını yaptıktan sonra, sağı solu selamlayarak yerine oturdular kendileri...

Vay bee dedim içimden!. Avukat dediğin böyle olur işte!..

Karşı tarafın diğer avukatı da yirmi dakikayı geçen bir savunma daha yaptı ve oturdu.

Şimdi bizim savunmamızın ise; ‘’.... önceki beyanlarımızı ve cevaplarımızı tekrar ederiz dememizden...’’ öte gitmeyeceğini anladım.

Bir şey daha anladım bu arada. Bizim üstat konuşurken sık, sık, davanın üstünden uzun zaman geçtiğini vurguladı durdu...

Birden kafamda aniden şimşekler çaktı... Nasıl olsa bizim savunmamız, önceki itirazlarımız ve tekrarlarından öteye gitmeyecekti. Bunlar da dosyada zaten var. O halde, dosyayı çok iyi bildiğimden falan değil, üstat bilmeden ışık çaktı bana...

Suç tarihi itibarıyle 18 yaşını bitirmişler için DAVA ZAMANAŞIMI SÜRESİ 5 yıl ve daha az hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlarda ise olağan zamanaşımının 8 yıl olduğu birden aklıma geldi ve gözlerim parladı...

Dosyanın zamanaşımına girdiğini de bilmiyordum o sıra. Nasıl olsa kaybedilecek ve yapılacak fazla bir şey de yok. O halde ben itirazımı yaparım, atarım topu, ister taca gitsin, ister kaleye...

Mahkeme reddederse, reddetsin diye düşündüm ve üzerimden bir ton ağırlık kalktı sanki...

Başkan yine büyük bir nezaket içinde; ‘’...Buyurun avukat bey, esasa ilişkin sizin de son sözlerinizi alalım...’’ dedi.

Kalktım ayağa, mahkemeye selam ve hürmetlerimi sunduktan sonra, elimde ki savunma notlarımı da bir kenara bırakıp ve karşı tarafın avukatının da gözlerinin içine bakarak dedim ki:

"Sayın Başkanım; Bu dava zamanaşımına girmiştir. Yargılama yapılamaz. Zamanaşımı dolayısıyla davanın sonlandırılması ve karar verilmesine yer olmadığına karar verilmelidir..." dedim ve oturdum.

Birden mahkeme salonu sanki buz kesti. Başkan başladı klasörleri karıştırmaya, yanındaki savcı ve diğer hakimle fısıldaştı.

Karşı taraf avukatı kalktı bir şey diyecek oldu. Başkan susturdu.

Mahkemeye 10 dakika ara verildi , dışarıya çıktık...

Ben aldığım topu, pasa çevirdim attım kaleye. İster tutsun, ister tutmasın... Kendimden de emin değilim.

Büyük gürültüyle mahkeme salonunu boşalttık. Doktor bana bakıyor. Kolumdan çekti bir alt kata indik, beklemeye başladık. Neler olduğunu sordu. Ben de durumu izah ettim kendisine. Büyük bir merakla başladı bana bakmaya!...

Salonun önüne tekrar geldiğimizde, karşı tarafın avukatı ile müvekkilleri arasında hararetli tartışmaların yapıldığı belliydi. On dakika değil, yirmi dakika sonra tekrar içeriye girdik.

Araştırmadan sonra, davanın zamanaşımına uğradığı anlaşılmıştı...

Ekmeleddin İhsanoğlu: 2014’te bana teklif MHP’den geldi, ‘Çatı aday’ işinin mimarı Bahçeli’dir Ekmeleddin İhsanoğlu: 2014’te bana teklif MHP’den geldi, ‘Çatı aday’ işinin mimarı Bahçeli’dir

Yaz kızım...

"GD: Davanın zamanaşımına uğraması nedeniyle düşürülmesine oy birliğiyle karar verildi..."

Dakikalarca savunma yapan meslektaşlarım fena bozuldu. Yüzleri kıpkırmızı... Onların adına üzülmedim desem de yalan...

Bu kadar öfkelenmeye ve kızmaya da gerek yok aslında. Bir davanın iki tarafı var, ya kaybedersin, ya kazanırsın.

Her avukat herhangi bir davayı kaybedebilir bu normaldir de... Her davayı kazanacak diye bir kural da yok...

O zamanlar , çiçeği burnunda, mesleğimin başında sayılırım. Toy görülerek, yüksekten atmanın sonucunda, çizilen karizmanın galiba telafisi güç oluyor.

En son ben zabıt tutanağını alırken, başkan kısık bir sesle, ‘’Avukat bey, son dakika golü bu olsa gerek...’’ dediğini duyar gibi oldum... 

"Estağfurullah Sayın başkanım" diyebildim ancak... 

Av. Faruk Ülker - 31.05.2023

Editör: Kerim Öztürk