TOPRAK HATTI GRUBUNDAN KAMUOYUNA DUYURU
Son çeyrek asırdır insanlar, İslam dininin ahlaki davranışlara bir etkisi yok mu? sorusuna cevap aramaktadırlar. Bu sorunun cevabını ilk Müslümanların İslam öncesi ile sonraki hayat biçimlerini karşılaştırılmakla bulmak pekâlâ mümkündür. Zira tarihen biliniyor ki, İslam, Hz. Peygamberin aracılığıyla cahiliye döneminin birçok yol kesici insanlarını insanlığa yol gösterici hale getirmiştir. Öyle ki, Kur’an o ilk Müslümanları hem ahlakta ulaştıkları yücelikleri ve empati yapma özellikleriyle övmüş (Haşr,8), hem de gerek iman ve itaatte öncelikli olup iman ve iyilik yolundaki duruşlarıyla onları izleyen diğer bütün müminlerden Allah’ın hoşnut olduğunu bildirmiştir (Tevbe,100). Ayrıca onlara, “Eğer onlar/diğer insanlar da sizin gibi inanırlarsa ancak o zaman doğru yolu bulmuş olurlar” (Bakara,137) buyurularak ilahi iltifata mazhar kılınmışlardır.
Bu da demektir ki, İslam, ilk Müslümanları Allah’ın istediği gibi ahlaki bir boyuta taşımıştır.
Peki, aynı Kur’an aynı Peygamber ve aynı İslam, günümüz Müslümanlarının ahlakına etkisi neden azalmıştır? Bunun birçok nedeni var, ama en önemlisi günümüzdeki Müslümanların Kur’an’a da Peygambere de o günün Müslümanlarının yaklaştığı gibi yaklaşmamaları ve dini şahsi çıkarlara hizmet etmek için sahiplenmeleridir. Bu durum doğal olarak ahlaki bir çürümenin de tetikleyicisi olmaktadır.
Müslümanlardaki ahlaki çürümenin ya da ahlaksızlığın asırlardır sürüp gittiği kimi düşünürleri derinden etkilemiş ve derinden düşünmeye sev etmiş ve bu durum günümüzde de devam etmektedir. Ahlaki yaşayış itibarıyla Ebu Bekir gibi olması gereken Müslümanlar, neden Ebu Cehil gibi olmayı tercih ediyorlar sorusu az da olsa bir din kaygısı taşıyan her Müslümanı, hatta diğer dinlere mensup kimi insanları da düşündürmekte ve derinden üzmektedir. Mesela Cemil Meriç, “En tehlikeli insan tipi, dindar görünüp ahlaktan yoksun olan kişidir. Çünkü o kötülüklerini ibadetlerinin arkasına saklar” diye hayıflanırken, Lübnan asıllı Fransız yazar Âmin Maalouf da “Bir dinleri olduğu için insanlar ahlaka ihtiyaçları kalmamış gibi davranıyorlar” diye yakınmaktadır. İngiliz Filozof Jeremy Bentham da “Bir ülkede görülebilecek en tehlikeli salgın ahlaktan bağımsız din fanatikliğidir” diyerek ahlaksızlığın vahametine dikkat çekmiştir.
Ahlaksızlığın başlıca belirtilerini şöyle tespit etmek mümkündür: 1) Kutsalı maske olarak kullanmak. 2) Vicdanı devre dışı bırakmak. 3) Güven duygusunu yok etmek. 4) Empatiden yoksun olmak. 5) Bencil çıkarlar uğruna başkasının hakkını ve toplumun güvencesini yok saymak.
Ahlak, toplumların kültürel, dini ve hukuki değerlerine göre farklılık gösterse bile, evrensel bir olgudur ve eksikliği her toplumu olumsuz bir şekilde etkiler. Ne yazık ki, ülkemiz de ahlak eksikliği nedeniyle büyük bir yozlaşma ve çürüme yaşamaktadır. İslam, ilk muhataplarının ahlaki yaşayış biçimine yön verdiği halde bizde etkili olmaması elbette dinin bir eksikliği değildir. Ülkemizde radyolar, televizyonlar, sosyal medya platformları, basılı dini yayınlar ve camilerdeki vaaz ve hutbelerin yoğun anlatımları karşısında beklenirdi ki, İslam insanların üzerinde ahlaki bir etkide bulunsun. Ama ne yazık ki, bu konuşmaların bu anlamda ahlaka bir değer kattığını söyleme imkanına sahip değiliz. Bu da gösteriyor ki, toplumda bir karşılığı olmadığına tanıklık ettiğimiz bu anlatımlar dine dayanmamakta, tam aksine din havasına büründürülmüş asılsız ve temelsiz, akla, mantığa ve en önemlisi de İslam dinine aykırı söylemlerden ibaret kalmaktadır. Bu konuşmalara dikkat edildiğinde, genel olarak, “Allah şöyle buyurdu” diye Kur’ani bir referans gösterilmediği görülür. Daha çok, şeyh dedikleri zavallının rüyaları ya da hayalleri, biraz da halk arasında uydurulmuş hikayelerden oluşmuş bu konuşmalar ahlaklı olmayan kimseleri bile dinden hepten soğutmaktadır. Yani günümüzde sanki, merhum Mehmet Akif’in, Sebilürreşadda yazdığı bir yazıda, İstanbul Müftüsüne dediği, “Eğer ben dini bu heriflerden öğrenseydin onun bir numaralı düşmanı olurdum” sözü hayata geçirilmiş bulunmaktadır.
Bu konuşmaların neredeyse tamamında ana konu kadındır;
“-Kadının saçının tek bir teli görünürse şu kadar ceza gerekir.
-Kadının kocasını ismiyle çağırması haramdır.
-Kadının araba kullanması haramdır.
-Kadının okula gitmesi haramdır.
-Kadın kocasının rızası olmadan asla cennete giremez.
-İlim yapmak, Allah’a ortak koşmaktır; çünkü ilim sahibi O’dur, dolayısıyla ilim yapan kendini O’na ortak koşmuş olur”.
Gibi aslı esası olmayan söylemlerle muazzez dinimiz lekelenmekte ve insanların din algısı zayıflatılmaktadır. Bu durum karşısında insan, “Dinin kadından başka bir konusu yok mu?” diye sormadan edemiyor ve buna görevleri olduğu halde ne Diyanet İşleri Başkanlığı ne de İlahiyat Fakülteleri ses çıkarıyor. Dolayısıyla bu şekilde bir bilgilendirme bombardımanına tabi tutulan toplumda ahlaki erdemler görmek pek mümkün olmuyor.
“İçki satılan dükkândan alıveriş yapmak dindarlığa zarar verir” diyen Diyanet İşleri Başkanlığının bile, kul hakkı yemenin, halkı soyup açlığa mahkum etmenin, halkı yalanlar ve manipülasyonlarla aldatmanın, kamu malını şahsi çıkarlar uğruna çarçur etmenin, kamu görevini liyakatsiz ellere bırakmanın, kamu kasasından birden fazla maaş almanın, vatanın mevcudiyetinin ana unsuru olan şehitlerin hatırasına ihanet etmenin dindarlığa zarar verdiğine hiç temas etmemesi de toplumda ahlaki erdemlerin oluşmamasında önemli bir etkisi olduğunda şüphe yoktur. Sonuç olarak Müslümanların sol elle yemek yeme konusunda gösterdikleri hassasiyeti kul hakkı yemekte göstermez, domuz eti yemeye gösterdikleri hassasiyeti yetim malını yemekte ya da dedikodu yaparak ölü eti yemekte göstermez duruma gelmiş olmalarının asıl nedeninin de bu temelsiz ve yersiz dini anlatımlara dayandığını da söylemek mümkündür.
Ayrıca dini literatürümüzde, Kur’an’da imanla birlikte çok geçen “Doğru dürüst ve erdemli işler yapmak” anlamındaki “Amel-i Salih” kavramı bilinen ibadetlerle sınırlandırılmış ve böylece ibadetleri yerine getiren bir kimsenin artık başka bir şey yapmasına gerek yoktur algısı yaygınlık kazanmıştır. Öyle ki, “Namaz, iki namaz arasındaki günahların affedilmesine sebeptir” (Ebu Davut, Salat) ve “Allah vakit namazı ile günahları silip yok eder” (Müslim, Mesacid) gibi sözleri Hz. Peygambere isnat edilerek, namaz kılmak günah işlemeye ve her türlü ahlaksızlığı yapmaya vasıta yapılmıştır.
Oysa “Amel-i Salih” ibadetlerle sınırlı bir kavram değildir. Çünkü henüz hiçbir ibadet farz kılınmamışken, “Amel-i Salih” Kur’an’ın ilk nazil olan surelerinden “Asr” ve “Tin” surelerinde vurgulu bir şekilde yer almış ve Müslüman nihai kurtuluşa erebilmek için amel-i salih işlemeye, yani doğru dürüst ve erdemli işler yapmaya teşvik edilmiştir. O dönemin amel-i salih kavramının kapsadığı işler de yeni ilk inen surelerde çok net bir şekilde ortaya konmuştur ki, onların başlıcaları, açı doyurmak, garibi barındırmak, köleyi sahibinden satın alarak özgürlüğüne kavuşturmaktır. Zaten ilk inen surelerden biri olan “Beled” suresinde Kur’an’ın asıl hedefi, herkesin tok ve herkesin özgür olması şeklinde özetlenmiştir (Beled, 11-19). Ayrıca Allah, “Yoksa insanlar/müminler, sırf iman ettik/inandık” demekle kendi hallerine bırakılacaklarını ve yapıp ettikleri hususunda hiçbir şekilde sınanmayacaklarını mı sanıyorlar” (Ankebut,2) buyurarak insanın ahlaki davranışlarının önemine dikkat çekmektedir. Bunun yanında, “Ey İman edenler! Yalnız Rabbinizin huzurunda rükû ve secde edin ve yalnız O’na kulluk/ibadet edin. Ayrıca iyi ve yararlı işler de yapın ki, nihai kurtuluşa/huzur ve esenliğe kavuşasınız” (Hac,77) diye buyuran Allah, ibadet etmenin yeterli olmayacağını bunun yanında herkese yararlı olacak güzel işler yapmak gerektiğini de hatırlatmaktadır.
Yine Allah güzel ve hoş kelime olarak nitelendirdiği kelime-i tevhidi yüceltip değerlendiren şeyin doğru dürüst ve erdemli davranışlar olduğunu da bildirmekte (Fatır,10) ve davranışlara yansıtılmamış imanın bir değeri olmayacağına işaret etmektedir. Bu arada namaz ibadetinin de mümini her türlü aşağılık işten ve iğrenç davranışlardan alıkoyan bir ibadet olduğuna dikkat çekilerek asıl ahlaki sorumluluk taşıması gerekenlerin namaz kılan kimseler olduğu da haber verilmektedir (Ankkebut,45). Yani iman ettim demek yeterli değildir. İman tek başına bir iddiadır, ispatı ise, ortaya erdemli davranışlar koymaktı. Zaten eyleme dönüşmeyen her iddia boşlukta kalmaya mahkum değil midir?
İbadetlerin ahlaktan sonra geldiğinin en önemli kanıtı da bizzat Hz. peygamberdir. Zira o Kur’an’da, ibadetleri yönüyle değil de ahlaki yüceliğiyle övülmüştür (Kalem,4). Ayrıca onun ahlakı ile yaşayış biçimini örnek alıp ona uymak Allah’ın sevgisi ve bağışlamasının bir gerekçesi sayılmıştır (Ali İmran,31). Zaten Hz. Peygamber de misyonunun ahlaki güzellikleri tamamlamak olduğunu söylemektedir (Malik, Muvatta, Hüsnü’l-Hulk).
Şunu da ekleyelim ki, ilk Müslümanlar Hz. Peygamberin ibadetlerine değil, ahlaki güzelliklerine, nezaketine, insani ilişkilerine ve herkese karşı merhametle dolu olmasına bakarak ölümüne etrafında kenetlenmişlerdir. Yine Hz. Peygamber, müşriklerin eziyet ve tuzaklarından korunmak için Habeşistan’a hicret etmeye yönlendirdiği arkadaşlarına, orada alnı secdeye varan bir kral var dememiş, “Orada hiç kimseye zulmetmeyen adil ve hakkaniyetli bir kral var, o sizi korur” buyurmuş, yani ahlakın esası olan adalete vurgu yapmıştır (İbn Hişam, es-Sire,1/343). Nitekim asırlar sonra Fransız düşünür Roger Garaudy de şöyle demiştir: “Muhammed, yöneticilerin ve kodamanların hakları için değil, yönetilenlerin ve ezilenlerin hakları için savaş vermiştir. Bu savaş, bir ibadet savaşı değil, bir adalet savaşıdır”.
Ahlaki davranışların önemiyle vaz geçilmezliğini Allah’ın, iyi ve güzel işler yapanları, adalet ve hakkaniyetli davrananları, Allah yolundaki zorluklara göğüs gerip sabredenleri sevdiğini, fesat çıkaranları, zulüm ve kötülük yapanları, Allah’ı inkâr ile nankörlükte bulunanları, hainlik yapanları sevmediğini bildiren ayetlerinde de görmek mümkündür. ki, bu ayetler, Allah’ın sevgisini kazanabilmek ve buğuzundan korunabilmek için mutlaka yapılması ve terkedilmesi gereken birtakım davranışlara dikkat çekmektedir.
Hz. Peygamberin, “Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakımı da güzelleştir” (İbn Hanbel, Müsned) şeklindeki yakarışı ile “Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha değerli bir hediye bırakmış olamaz” (Tirmizi, Bir) hadisleri de Müslümanım diyen herkesin ahlaklı olmasını zorunlu hale getirmektedir.
Hz. Peygamberin bir ahlak abidesi olduğunu bildiren Kur’an-ı Kerim (Kalem,4) bütün peygamberlerin ortak özeliği, doğru dürüst ve erdemli işler olduğuna da dikkat çeker (Müminun,51).
Ahirette her insanın dünyada iken yapıp ettiklerine bakılarak derecelendirileceğini de bildiren Kur’an-ı Kerim, (En’am,132), “Yazıklar olsun!” şeklindeki bir tehditle başlayan iki suresinde de kul hakkı yemenin ve insan onuruyla oynamanın ne yaman bir davranış olduğuna dikkat çeker (Mutaffifin,1-3 Hümeze,1) ki, bu hususa, “Kul hakkı yiyeni ne Mekke ne de tekke paklar” şeklindeki özdeyiş yeterince açıklık getirmektedir. İranlı ünlü sosyolog Ali Şeriati de “Elini vicdanına koymadıktan sonra alnını istediğin kadar secdeye koy, bir işe yaramaz” diyerek ahlakın önemine vurgu yapmaktadır.
Aslında ben Müslümanım diyen kimse demek işitiyor ki: Ben Allah’tan başkasına kulluk etmem, yalan konuşmam, dedikodu yapmam, iftira etmem, ölçüde ve tartıda hile yapmam, hiçbir şekilde kul hakkı yemem, hiçbir canlıyı incitmem; bana her konuda güvenebilirsiniz, kısaca Allah’ın yasak kıldığı her şeyden ve her işten uzak dururum. Eğer Müslümanım diyen kimse bunları kastetmiyorsa, Müslümanım demesinin hiçbir anlamı olmaz. Çünkü ahlaksız Müslümanlık yok durumundadır.
Sonuç olarak hatırlatmak isteriz ki, toplum olarak eğer çökersek bu, dinsizlikten dolayı olmayıp ahlaksızlık, irfansızlık ve riyakarlıktan dolayı olacaktır. Çünkü dinsizlikten dolayı çöken bir toplum yoktur, ama ahlaksızlıktan, riyadan, zulümden ve insana ihanetten dolayı çöken çok toplum vardır. Çünkü ilahi yasa bu yönde cereyan eder (Hud,117).
Son sözü Yunus söylesin:
İstiyorsan Hakka varmayı,
Meslek edin gönül almayı,
Bırak saraylarda mermer olmayı,
Toprak ol, bağrında gül yetişsin!
------------------------------------------------------------




